28 Aralık 2009 Pazartesi

Kahramanlar Atan(a)maz,Taraftar Karar Verir !

Fenerbahçe-Beşiktaş maçı fena halde sıkışmışken atılan bir üçlük sonrası basketboldan anlayan anlamayan tüm taraftarlar aynı anda "Fenerbahçe sen çok yaşa ,canım feda olsun sana.." diye bağırıyorlarsa,coşkunun sebebi sadece o üçlükte değildir.O üçlüğü atan adamdır...

Tanjeviç maçtan sonra ,gemisini ve kendisini kurtaran  kaptanı uzun uzun övdükten sonra "bu sene onun adios (veda anlamında )senesi..." dedi.

Tanjeviç ve Mahmut Uslu'nun iz bırakamama nedenleri vefasızlık değil,idrak yoksunluğu...

15 Aralık 2009 Salı

SABİHA RIFAT GÜRAYMAN



İnternette dolaşırken gördüğüm bir haber şöyle diyordu:
Genelkurmay Başkanlığı, ilk Türk kadın inşaat mühendisi ve Anıtkabir’in kontrol mühendisi Sabiha Gürayman’ın bir fotoğrafını Anıtkabir’deki Hürriyet Kulesi’nde sergileyecek.
Sabiha hanım öncü kadınlarımızdan. 1927’de Atatürk’ün kızların Yüksek Mühendis Mektebine (bugünkü İstanbul Teknik Üniversitesi’ne) alınması yönündeki isteğiyle inşaat mühendisliğini seçmiş. Gürayman, bu okula giren ilk kız öğrenci. Bazı kayıtlara göre ise 2 kız öğrenciden biri.
Türkiye’deki birçok okul, köprü, hükümet konağı ve binanın yapımında görev almış, 1941’de Anıtkabir ve TBMM inşaatlarında 10 yıl süreyle çalışmış. Ankara’nın Beypazarı ilçesinde inşaatını yaptığı Kemer Köprüsüne ilçe halkı, Sabiha Gürayman’ı temsilen "Kız Köprüsü" adını vermiş.
Haberin devamı ise daha da ilginç. Gürayman Fenerbahçe’nin ilk kadın voleybolcusuydu.
Nasıl ilk olabilir ki?
İlklerinden biri olmalı değil mi? Sonuçta Voleybol bir takım oyunu..
Hikayeyi araştırmaya devam ettiğimde karşıma çıkan manzara çok ilginç ama bir kadın ve bir Fenerbahçeli olarak bir o kadar da gurur vericiydi.
Evet gerçekten Sabiha hanım Fenerbahçe’nin ilk kadın voleybolcusu. Belki de dünyada bir ilke imza atarak bazı kaynaklara göre 1928 bazı kaynaklara göre ise 1929 yılında İstanbul şampiyonu olan Fenerbahçe erkek takımının kaptanlığını yapıyor.
Rüştü Dağlaroğlu’nun kitabında bu kısım çok açık değil. Sabiha Rıfat yerine Suphiye Rıfat adı kullanılmış ve kız takımı kaptanına da 29 ocak 1929 da şampiyon olan takımda yer verildiğini bir cümleyle geçiyor.

Aslında Fenerbahçe kız voleybol takımı 1928 yılında kuruluyor ama muhtemelen rakip bulamadığı için hiç maç yapmıyor. Belki de bu nedenle Dağlaroğlu kitabında Sabiha Hanım’dan kız takımının kaptanı olarak bahsediyor.

Öyle ya da böyle bir gerçek var, 80 yıl önce 18 yaşında bir genç kız bir erkek takımıyla maça çıkıyor ve o takım o yıl İstanbul şampiyonluğunu alıyor.

Aslında Fenerbahçe spor tarihinde pek çok böyle öncü kadın var.
Avrupa'nın ilk otomobil yarışçısı kabul edilen Samiye Morkaya(1932), ilk milli yüzücümüz Leyla Asım Turgut (1920), 1928-33 arası fırtına gibi esen yenilmez kürekçilerimiz Fitnat, Nezihe ve Melek Özdil Kardeşler, Hayrunisa hanım, Müzeyyen hanım, ilk bayan atletimiz Mübeccel hanım (1924) tenisçimiz Vesile Taşçı ve daha birçokları..

O dönemin iyi eğitimli aydınlık yüzü olan bu hanımlar Türk kadının cesaret ve azmini hem kendi vatandaşlarına hem de katıldıkları yarışmalarda aldıkları başarılı sonuçlarla bütün dünyaya gösteriyorlar. Ne yazık ki o kadınların torunları olan bizler, onların izinden gitmekte yavaş kaldığımız gibi, onları hakkettikleri saygıyı göstermekte de yetersi kalıyoruz.

Toplumsal yaklaşımımızın spor eşittir Futbol ve o da erkek işidir yanılsaması belki de bu konuda yeterince detaylı araştırmanın olmamasının temel nedeni.

Mesela Sabiha hanıma hakkettiği saygıyı göstermek ve onu tüm Türkiye’ye tanıtmak için kız voleybol takımımızın sahasının adı Sabiha Fırat olsa çok hoş olmaz mıydı?

NOT: Yukarıda yazdığım sene ve isimlerde muhtemelen çeşitli hatalar vardır. Çünkü bu konuda karşılaştığım kaynakların bilgileri birbirleri ile çelişiyordu. Mantık süzgecinden geçirerek doğru, yanlışı ayırmaya çalıştım. Asr-ı Feneri inceleme fırsatım olmadı. Belki de bu konu orada daha doğru ve detaylı anlatılıyordur. Elinde bu konuda bilgi ve belge olan Fenerbahçeli dostlarım bana ulaştırırsa çok mutlu olacağım.

9 Aralık 2009 Çarşamba

1 Mayıs 2004 ,saat 19.55

Hep Antep maçının devre arası konuşulur.O devre arası tüm stadın isyanı değildir.

"E iyi de sen o zaman tüm stadın isyanı olan bir devre arası say" derseniz 2003-04 sezonundaki Ankaragücü maçını söylerim...

İnönü'de Beşiktaş'ı yenmişiz ve şampiyonluğa sadece 3 maç kalmış. Klasik tartışmalar var "Fenerbahçe mi kazanıyor rakipler mi kötü-Çıkar Hooijdonk'u Fener sıradan bir takım -Bu sene şampiyonluk gelse dahi seneye en az 6 takviye gerekiyor" 

"Fenerbahçe'yi beğenmemek iyi Fenerbahçeli olmaktır.Teker kırılmadan yol göstermektir" hastalıklı düşüncesinin hastasıyım.Fenerbahçeli yorumcular işler kötü gidince "Ben demiştim" demeye bayılırlar. Tabii yıllar içine taraftara da sirayet etti bu hastalık: "abi bi bok olmaz bu takımdan,ben hafta sonu Lyon'u seyrettim,adamlar aşmış ya..."

Dönelim maça Ankaragücü sert oynuyor ve PVH ile takışmayı becermiş yegane futbolcu olan Yılmaz'ın frikik golüyle 1-0 öne geçiyor.İlk yarı böyle bitiyor...Şampiyonluk yolunda bir çuval inciri berbat etmek üzereyiz.

Devre arasında bir anda "Fenerbahçe ,sen çok yaşa ,canım feda olsun sana,hiç bir şeye değilimez ,senin sevgin bu dünyada" tezahüratı başlıyor.Genelde kısa süren bir tezahürattır,bitmiyor.Patır patır meşaleler yanıyor..."bu takımdan bir bok olmaz" diyenlerin bile tezahüratı katıldığı nadir anlardan biri.

İkinci yarı başlıyor tezahürat aynı,sadece dozu artmış."Şampiyonluk kaçtı" diye üzüntüden "Şampiyonluk geliyor"a doğru süren bir 10 dakika yaşıyoruz.

Kornerden gelen topu Selçuk aşırtıyor ve direk dibinde Semih 47.dakikada skoru 1-1 yapıyor...Tezahürat orada susup "gooool" sesine dönüyor.

Kilit açılmış bir kere,PVH 10.000leri Denizli yoluna düşerecek 2 gol daha atıyor ve maç 3-1 bitiyor.

Fotoğraftaki yüz ifadelerine dikkat !

"Kaliteli adam" ve  "kaliteli iş" farklı şeyler...

2 Aralık 2009 Çarşamba

PSG Colin Kazım için 7m Euro Ödemeye Hazır !

Colin Kazım şu anda Galatasaray'da oynasaydı ne "niye Dürkçe konuşmuyon len,sen bu ülkenin ikmeni yimeyon mu" diye soran olurdu,ne de Limosollu Naci ile  hızlandırılmış İngilizce öğrenen yan hakemlerce periyodik olarak atılırdı...

"Yenilgiye tahammülü yok,isyanı sadece yeşil sahada.Siz onu özel hayatında görün ,uysal dost canlısı bir insandır" yorumları çeşitli süslemelerle yazılırdı.

"fuk of demiş ,s...gitsin " diyen de çıkmazdı..Peki ne çıkardı ?

PSG ve M.City'nin peşinde olduğu Kazım Kazım için Galatasaray yönetimi beklemede.Adnan Sezgin ,"önerilen 7 miyon euro Kazım'ın değeri değil,biz Galatasaray da kalmasını istiyrouz ama her zaman öncelikli olan futbolcunun kendisin mutlu hissetmesi..." vs vs gibi habeler...

Fenerbahçe yine basit tuzaklardan uzak duramıyor.Kazım gibi potansiyeli çok yüksek bir oyuncusunu gaza gelip bitirince disiplini artıracağını sanıyor.

27 Kasım 2009 Cuma

Bir! Dayak Nedir? İki! Neden Atılır?

Organize İşler filminde Cem Yılmaz'ın meşhur sahnesi...

"Şimdi sizin kafanızda iki tane soru işareti var: Bir! Dayak nedir? İki! Neden atılır? Sıradan bir dayakta vücutta iki şey yükselir: Bir! Korku. İki! Ardinal. Ardinal bir hormon, dayağa karşı olan arzuyu arttırıyor; biz bunu istemiyoruz! Biz istiyoruz ki kabahatiniz hatırlayın... Sıradan dayağa örnek: Sıradan dayak. Yaratıcı dayağa örnek: Öğretmenlerimizin cetvelle bize böyle vurması; bu unutulur mu? Benim o dağda bayırda oynanan golfü buraya getirmemin amacım bu. Koy taygır! Ya bu golf bu kadar sesli bir ortamda oynanan bir spor mu? Daha konuşalım böyle, daha da konuşalım, anlatalım. Beş numara ver! Şunun yanağını dönder bana; yanağını dönder yeni birşey deneyeceğim sizle."

2 maç seyircisiz oynama ve Bilica'ya 3 maç + Kazım'a 4 maç cezalarından sonra benim de kafamda iki soru işareti oluştu: Bir! Ceza nedir? İki! Neden verilir?

Sıradan bir ceza sonrası vücutta iki şey yükselir: Bir! Korku. İki! Ardinal...

Korku tamam! Bilica sanırım korkmuştur; bir daha maç öncesinde bile olsa hatta sokakta dahi rakiple dalaşmaz. Hele ki rakip Galatasaraylıysa bir tokat yediğinde öteki yanağını döner. Kazım da umarım korkmuştur; bir daha hakemlere İngilizce dersi vermek yerine topunu oynamaya çalışacaktır.

Ya ardinal n'olcak? Ardinal bir hormon, tribün şiddetine olan arzuyu arttırıyor. Federasyon gerçekten bunu istemiyor mu? Yani TFF bizim kabahatimizi hatırlamamızı mı istiyor?

Hangi kabahatimizi? Kadıköy'deki maçta kabahati kim işledi? Kimler cezasını çekiyor? Yarın, bayramın ikinci günü ve ben Kasımpaşa maçına gidemeyişimi kabullenemiyorum. Ben ve benim gibi onbinlercesi, sağır eden tezahüratlar, mor menekşe coşkusu ve tarihe geçecek pankartlarla stadımızı futbol karnavalına çevirmek haricinde hiç birşey yapmamıştık.

Düşündükçe daha bir ardinal doluyorum. Ardinal bir hormon, içimdeki öfkeyi besliyor. Bu federasyonun cezaları, yatılı olarak okuduğum lise yıllarına döndürüyor beni. O yıllarda çok dayak yemiştik hocalardan ve bir an gelmişti ki artık dayak arsızı olmuştuk. Ve o günden sonra sürekli otoriteye başkaldırı ve itaatsizlikle geçmişti okul yıllarım.

Benim lise hocalarım gibi Türkiye Futbol Federasyonu da Fenerbahçe üzerinden çok yanlış bir oyun oynuyor. Tamamen düzene girmesine ramak kalmış, bunun olabilmesi için yönetimiyle taraftarıyla yıllarca çok fedakarlıklar yapmış Fenerbahçe tribünlerinin sakinliğine(!) güvenip otorite tatbikatları yapmaya devam edelerse ve sonucunda bu tribün bir patlarsa o zaman tüm Türk Futbolu ardinal manyağı olur.

Taygır beş numarayı ver bana! Disiplin Kurulu ve Tahkim Kurulu'nun ağzının ortasına bir tane yapıştırasım var!!

26 Kasım 2009 Perşembe

Bugün Bayram Erken Kalkın Çocuklar


Yarın sabah Barış Manço'nun "bugün bayram,erken kalkın çocuklar" sesi her bayram olduğu gibi kulaklarım(ız)da olacak.

Babamın zarfa koyduğu ve beraberinde duygulu bir not eklediği harçlıklarımı almayalı 5 bayram geçmiş...

Kızım vereceğim parayla "Ben10" stickeri almaya yeltenir ,oğlan henüz para nedir bilmiyor bana geri verecektir...

"Ah o bayramlar" nostaljisini yoğun olarak bir tek ben mi yaşamadım yoksa ıskalayan bizim gibi 40 yaş civarındakilerin  hepsi mi bilmiyorum.

Ankara Tandoğan'da babaannemin evinin karşısındaki bakkaldan aldığım torpil,kız kovalayan ,füzeleri ve evde sınırsızca yediğim yaldızlı kağıtlara sarılı "gri -hindistan cevizli ,turunca-bal badem,yeşil-fıstıklı" çikolataları  günleri "ah o bayramlar" kategorisine sokmalı mıyım bilemedim.

Bayram ve sömester tatili denince aklımda daha çok  İstanbul var.Trenle gelmişiz ,Suadiye'de dedemlerin evindeyiz.Bağdat caddesinde Öykü kitabevi ve Nezih kitabevi , (bir de Esat kitabevi mi vardı ? ) matchbox askerler ,arabalar...İdris'de kebap ve "belki maça giderim" ümidiyle fikstüre göz atışlarım . Dedem radyodan dinliyor ,maça gitmiyor... Babam ile gidiyoruz: Fenerbahçe 1 Bursaspor 0

Maç yoksa Dereağzı var,orada idman seyretmek de maç gibi bir şey.Stankoviç ,Selçuk ,Önder , İlyas ,Veysel Hoca ,Yaşar , Erdi ,Schumacher ,Aykut ,İsmail ,Vokri...Hah şimdi "ah o bayramlar" denebilir.

"Bayramda İstanbul'a gidelim,gitmişken bir de maça gideriz" diyenlerin hayalleri nasıl da suya düştü ! Bayram zehir oldu derler ya tam öyle...Dereağzı'da "mazi" oldu.

Fenerbahçe'de hayal bitmez gerçi , sömester'de gelirler artık...

Sen yaz geceleri yıldızlar içinde
Ara sıra bize göz kırparsın
Sen soğuk günlerde kalbimi ısıtan en sıcak anısın

13 Kasım 2009 Cuma

Haklı Olmak Haklı Kalmak

27 Eylül 1998 tarihinde Fenerbahçe –Efes’i 70-69 yendiğinde hiçbir Fenerbahçe taraftarı bir sonraki lig galibiyet için 6 yıl 3 ay bekleyeceğimizi tahmin edemezdi.

6 yıllık süreyi değerlendirmeye kalksak “Küçülen bütçe” diye başlamak yerine yaratılamayan hedeflerden söz etmek daha doğru olur.

Hemen belirteyim yazının bundan sonraki bölümünde Aydın Hoca’yı gereğinden fazla büyütmek ,Tanjeviç’i –son günlerde olduğu gibi- iş bilmez bir bunak gibi göstermek ve hatta Mahmut Uslu’yu tek suçlu ilan etmek gibi bir niyetim yok.Mümkün olduğunca basketbol’un içinde kalacağım.

Tabii ,Efes Pilsen ‘e 6 maçlık bir seri kaybederken sadece basketbol’dan bahsetmek doğru olmaz.Dopingiyle ,şikesiyle (Mirsad’a final maçları devam ederken sözleşme yaptırmak sadece“etik değil” diye geçiştirilecek bir durum değildir.Fenerbahçe’ninkini de sadece“basiretsizlik” diye geçiştirmeyip “eşşşşeklik” olarak görmek gerek ) , hakem manipülasyonuyla ,medya suskunluğuyla ,federasyon pısırıklığıyla değerlendirmek gerekiyor.Hatta 3.maçta Sinan Solomon’a faul yatığında düdük çalınsaydı bir başka 4-0 lık final serisini konuşuyor olurduk.

Yani basketboldan sadece saha içinden bahsedeceksek “ceteris paribus” dememiz gerekecek.

“Fenerbahçe’nin yanına Ülker yamaması yapılmadan başarı gelmezdi” sananların haklılık payı var ama çok az.Başarı gelmezdi değil zor gelirdi ! Getirecek adamda zaten takımın başına getirilmişti .Aydın Hoca !

Aydın Hoca pahallı orijinal parçalar yerine yerli parçayla iş yapabilen bir tamirci gibi hareket etmişti.Dahası Harvey,Salyers ,Booker Edwards ,Violette ,Kambala gibi hafif itmeyle iş yapacak ama popülaritesi ve kariyeri düşük(Kambala istisna olabilir),bugün gelseler “nereden çıktı bu adamlar” denecek yabancılar , Mrsiç gibi bir usta ,Ömer Onan gibi bir tecrübe ve geri kalanı senede bir maçı dahi tek başına kurtaramayacak ama takıma farklı alanlarda katkı verecek adamlardan bir takım kurmuştu.

“Şu adam biraz pişsin süper olacak” sınıfına dahil Hakan Demirel , Rasim Başak ,Semih Enden de sınıf atlama çabasına en büyük desteklerdi.Aydın Hoca’nın ilk senesinde uzun bir aradan sonra gelen Efes galibiyeti (6 yıl 3 ay sonra) ,seyircinin salona döndüğü Beşiktaş ve Galatasaray maçları “bu iş oluyor galiba” dedirtti.Avrupa’da veya ligimizde oynanan her maçta özellikle Ömer’in gayreti ile savunma iştahı arttı…


Şampiyon olan Ülker’in neden kapandığını hala kimse bilmiyor.Fenerbahçe ile olan birleşmenin hangi şartlarla yapıldığı hala devlet sırrı (sadece baş aktörler ortaya çıktı.Divan Kurulu başkanı Yüksel Günay’ın ,Fenerbahçe kongresinde yaptığı ve ayakta alkışlanan konuşmasında Ülker birleşmesini eleştiren Funda Pala’ya tutumu hafızalarda )

Ülker’in oyuncuları + parası + eurolegue hakkı ile gelişi ,hiç tanımadığı Mısır’daki uzak akrabasından miras gelen adamın durumu gibi Fenerbahçe’ye mayhoş bir sürpriz oldu.


Birleşme sonrası dönüm noktasıysa Kambala’nın yasaklı madde kullanımı ile ceza alması sonucu pivot transfer edilmemesiydi ! Oğuz ve Semih’e gün doğdu.

Oğuz demişken çok popüler bir konuya giriş yapalım.Faul atışları !


Maçlarda takımlar ısınmaya çıkmadan bazı oyuncular salona gelir bireysel olarak veya paslaşarak sahada şut çekerler ,geyik yaparlar.Bazıları orta sahadan şut çeker ,bazısı karı kız keser ,bazısı oynamayacağını bildiği maçta oraya gelen akrabalarına gösteri olsun diye smaç yapar vs.

Oğuz Savaş’ın sahaya herkesten önce çıkıp sadece faul çalıştığına çok şahit oldum. 05-06 sezonunda % 63 olan serbest atış oranı geçen yıl % 79,7’ye tırmanmış.Oğuz’un 3 sayılık atış hiç denemeden geçen sezonlardan sonra sırasıyla %36 ve %39 oranlarına yükselişi ,asist sayısını artırışı da dikkatlerden kaçmasın…Kerameti sadece hoca’da mı aramalı sorusuna güzel bir örnek.

Tekrar takıma dönelim 90-91 şampiyonluğundan sonra 100.yılda gelen şampiyonluk sonrası Aydın Hoca’nın kovulması (inceletme yapmak içimden gelmiyor) Fenerbahçe’ye has her branşta ortaya çıkan “başarı sonrası işi bok etme” klasiğiydi…

Yerine gelene isim de itiraz edilmesi zor bir marka olunca geçiş kansız oldu ! “Aydın Hoca’nın yerine Oktay Mahmudi gelse ne olurdu ?” diye fikir jimnastiği yapabiliriz. Maalesef “hiçbir şey olmazdı.Çok az kişi sorgulardı” diyenlere verecek cevabım da yok !

Detaylardan uzak duralım, Tanjeviç için marka derken abartmadım.Kariyerini falan yazmayım bilmeyenin hemen bulabileceği bir bilgi.

Tanjeviç şu an için 85 model bir Jaguar Araba .09 modelini almaya Fenerbahçe’nin gücü yetmez (Ülker çizi kraker satışlarını patlatmazsa) yerine gelecek yerli alternatiflerse (biri hariç) 09 model Toyota Corolla gibi olur.Tercih yapmak cidden güç.Hele Fenerbahçe’de “birinin yerine birisi” dendiğinde öyle adamlar geldi ki eskisi mumla arandı…Lorant ,Aragones ,Zeman ,Halil Üner ,İziç vs

85 Jaguar Tanjeviç’in bir rotasyon alışkanlığı veya saplantısı var.Gece yattığında herkes eşit süre almışsa ve sayılar da eşit dağılmışsa ondan mutlusu yoktur gibi bir izlenim ediniyorum.

Kurban bazen Siena maçındaki gibi yanında unuttuğu Kinsey oluyor ,bazen geçen seneki Final serilerindeki gibi Emir veya Solomon…Elinizde böylesi formsuz bir Gricek varsa bir rotasyon gereksiz de diyemiyorsunuz.Adamı oynatsan dert oynatmasan daha büyük bir dert.Dert derken kenarda durunca forma giremez anlamında dert ! Solomon ,Mirsad ,İbo gibi adamları kenarda tutmak ise başka anlamda da dertler getiriyor…

Tanjeviç bu dertler ile uğraşacak bilgiye sahip mi diye sorarsak cevap tereddütsüz evet. Peki başarılı oluyor mu soruna vereceğimiz cevapsa ironik olacak ama hayır.

Peki Green ,Vidmar gibi transferler dertleri çözecek hamleler mi ? Kağıt üzerinde de gerçek hayatta da hayır deriz.Bu transferleri hele bu ücretler, vererek p yaptıran adam tek başına Tanjeviç mi sorusunu cevabınıysa bilmiyorum .

Yazı uzamaya başladı.

Solomon gelirken adamın nasıl arızalı olduğunu biliyorduk ama arızaları ile neyi tamir edeceğini de görmüştük.Şimdi “disiplinsiz davranış” diye gönderilmesi nasıl bir mantıktır ?

Üzerine Tanjeviç de giderse Solomon geri mi gelir ? Yoo…Bu nasıl bir hesap kitapsızlıktır.Yazıda adı geçmesin diye direndiğim güzel insan Mahmut Uslu bu gelenler gidenler konusunda ne dereceye kadar söz sahibidir ? Perde arkasında Ülker grubunun sözcüsü de o mudur başkası mıdır ?

Tanjeviç sonrası hesaplarda illa “profesyoneller” mi olmalıdır Fenerbahçeliler mi ?

Çok fazla soru oldu.Tanjeviç’in tercih hatalarını hiç göz ardı etmeden şunu söylemeyi de unutmamak gerek.İyi basketbolcu kötü basketbolcu yoktur ,formda basketbolcu formsuz basketbolcu vardır…Şu anda takımda formda olan isim yok ! “Ağabeycim Suç Tanjeviç de çalıştırsın herifleri” veya “o var diye oynamıyorlar” sözleri doğru tabii ama tek başına sorunları çözmüyor.Misal sadece Gricek ortalama kariyerinde iş yapabilir durumda olsa bu takım nerelerde olurdu ?

Takımın transfere ihtiyacı var mı sorusuna tek cevap vereceğim.Henüz değil.Kim bu sene neyi ne kadar yapacak hiç net değil…

Haklı olmak mı Haklı kalmak mı sorusuna sormaya kalksak.Aydın Hoca ,Tanjeviç ve Mahmut Uslu için 3 farklı cevap veririz.

Not: GS maçı kaybedilirse bu yazının ana fikri değişir “Tanjeviç İstifa” oluverir.Maalesef bu da gerçek…

Not 2: Yazıdan 2 gün sonra Fenerbahçe-Galatasaray'a yenildi...İstifa çözümlerden birisi oldu !

10 Kasım 2009 Salı

GECEKONDUDA AÇAN ÇİÇEKLER




Boksu sever misiniz? Birkaç yıl öncesine kadar ben pek sevmezdim.
Gerçi çocukken babamın kucağına oturup sabaha karşı Muhammed Ali’yi izlemişliğim vardır ama birilerinin birilerini dövmesi bana spor gibi gelmezdi eskiden. Birkaç boksör say deseniz, Cemal Kamacı’yı hatırlarım çocukluğumdan, bir de Atina’da gümüş madalya kazanan Atagün Yalçınkaya ile geçenlerde bayanlarda Dünya Şampiyonu olan Gülsüm Tatar (Onun babası da şampiyon boksördü yanlış hatırlamıyorsam)
Oysaki şimdi, Şampiyonlar ligi karşılaşmasından çok daha dikkatli izliyorum Türkiye Boks Şampiyonalarının sonuçlarını..
Boksa ilgim ilk olarak 100. yıl kutlamaları çerçevesinde Doğubeyazıt’ta İshakpaşa Sarayı'nda yapılan “Güneşin Doğduğu Yerde Fener” etkinliği sırasında başladı. Çok ince düşünülmüş, çok anlamlı bir organizasyondu. O organizasyon sırasında duydum ilk defa. Fenerbahçe sokak çocuklarını toplayıp boksör yapıyor. Onlara bir amaç veriyor, geleceklerini kurtarmak için bir yol gösteriyor.
Önce bu bir şehir efsanesi mi, gerçek mi emin olamadım. Araştırmaya başladım. Konuyla ilgili karşıma çıkan isim Mustafa Genç oldu. Belki hatırlayanlarınız olabilir Fenerbahçe’nin ilk Dünya Şampiyonu boksörü. 1994 Dünya gençler şampiyonu.
Mustafa Genç üniversitede hazırladığı tezde dar gelirli, zor şartlar altında büyümüş çocukların, daha mücadeleci olacakları, hayata karşı inatçılıklarının onlara boksta başarıyı getireceği düşüncesinden yola çıkmış.
O bir hayal kurdu, Fenerbahçe hayali gerçeğe taşıdı.
Fenerbahçe Ankara Boks Okulu`nda 8-12 yaşları arasındaki 23 çocukla başladılar önce. Geldiklerinde ayaklarında pabuçları, ceplerinde harçlıkları olmayan küçüklere yardım eli uzatıldı. Fenerbahçe Spor Kulübü tarafından yol parası sağlandı, kendi deyimleriyle `maaş` bağlandı.
Tek göz gecekondularda yetişen ve bazılarının babaları işsiz olan bu çocukların şampiyonluğa varan öyküleri çokta kolay olmadı. Beslenme yetersizliği nedeniyle bir türlü yeterli kiloya ulaşamadılar. Büyük çabalar sonucunda sağlıkları düzelen ve az da olsa kilo alan çocuklar, sonunda 20’ye yakın turnuvada 100 den fazla birincilik aldılar.
''Babam boyacı; 3 kardeşiz, aslında 4 Kardeşimin 1'i henüz 2 yaşındayken astımdan öldü. Sokaklarda çalıştım, mendil sattım, babam gibi boyacılık yaptım. Boks iyi bir spor, güzel spor. Çünkü beni sokaklardan kurtardı.'' diye anlatıyor çocuklardan biri. O artık Türkiye Şampiyonu bir boksör, tıpkı sokakta mendil satan, aynı zamanda bir köftecinin yanında çalışan Adem gibi. Sokakta çakmak satarken, bu miniklerin kaptanı olan Nurettin ise, Avrupa şampiyonluğunu kıl payı kaçırarak ikinci olduğuna hayıflanıyor. Her Fenerbahçeli gibi o da ikinciliği kabullenemiyor. Dünya ve Olimpiyat şampiyonu olmayı kafasına koymuş, şimdi daha da hırsla çalışıyor. Eskiden boyacılık yaptığını ve sokaklarda kağıt mendil sattığını söyleyen Türkiye Şampiyonu Sedat gözünü olipiyat madalyasınaa dikmiş.”Olimpiyat şampiyonu olup kendimi buradan kurtarmak istiyorum''diyor.
Minik şampiyonların aileleri ve komşuları da bu çocuklarla gurur duyuyor. ''Burada çocuk yetişiyor. Burada enkazın içinden gül bitiyor. Bunlar bu mahallenin çocukları. Tutunacak dalları yok. Yüksek mevkilerde olanların çocuk yetiştirmesi kolay. Orada kolay çocuk yetişir ama bu çocuklar kendilerini kurtaracak, büyük adam olacak.'' demiş komşulardan biri.
Fenerbahçe bu çocukların eğitimi ile de ilgileniyor, iyi bir sporcu olmanın yanında iyi bir vatandaş olmaları için de emek harcıyor. 1 yıl önce yeni bir projeyle olimipyatlara hazırlanmaya başladı Fenerbahçe Ankara boks okulu. `100 Sporcu 100 Yetenek Boks Projesi`
Haziran ayında bu gruptan 6 çocuk Türkiye şampiyonasına katıldı. Madalya aldı.
23 çocukla başlanan macerada gelinen nokta göz yaşartıyor. Katıldıkları her yarışmada diğer takımların tamamından fazla madalya alıyor bu minik yürekler.
Nurettin Ovat: 2007 Küçük Minikler Türkiye üçüncüsü, 2008 Büyük Minikler Türkiye şampiyonu, 2008 Avrupa Öğrenciler Boks Şampiyonası ikincisi, 2009 Büyük Minikler Türkiye şampiyonu -Yasin Ersarı: 2008 Küçük Minikler Türkiye şampiyonu, 2009 Büyük Minikler Türkiye şampiyonu -Ömer Kutum: 2007 Küçük Minikler Türkiye şampiyonu, 2009 Yıldızlar Türkiye üçüncüsü -O.Emre Kuzu: 2008 Büyük Minikler Türkiye üçüncüsü, 2009 Büyük Minikler Türkiye şampiyonu (En Dövüşken Boksör Kupası) -Cengiz Onat: 2008 Büyük Minikler Türkiye ikincisi, 2009 Büyük Minikler Türkiye şampiyonu -Orhan Onat: 2008 Küçük Minikler Türkiye ikincisi, 2009 Büyük Minikler Türkiye şampiyonu -Sakin Gökhan: 2009 Küçük Minikler Türkiye şampiyonu -Adem Dinçer: 2008 Büyük Minikler Türkiye ikincisi -Sedat Ovat: 2007 Küçük Minikler Türkiye üçüncüsü, 2008 Büyük Minikler Türkiye üçüncüsü -Ömer Şahin: 2009 Büyük Minikler Türkiye üçüncüsü -Emrecan Orhan: 2009 Büyük Minikler Türkiye üçüncüsü.

Son olarak kendilerine en yakışanı yaptılar Atatürk’ün çocukları, Atatürk’ü anma Boks kupasında takım halinde şampiyon oldular.

Ne diyebilirim ki manzara göz yaşartıyor. Birileri fakfuk fondan prim alıyor, işsizlik sigortasından stad yaptırıyor, birileri ise toplumdaki tüm sağırlığa körlüğe inat, işsiz babaların çocuklarından Türkiye Şampiyonu çıkartıyor. Onları eğitiyor, evlerinde tencere kaynaması için çaba harcıyor.


Ne mutlu ki, Fenerbahçeliyim..

3 Kasım 2009 Salı

Tahmin Dışılık

Nasıl anlatsak nereden başlasak.Maç bitti ,Fenerbahçe kazandı !

Hem de rakibini öpe öpe (başkanın kulakları çınlasın !) ,hem de 10 yıldır fire vermeden.

"Orada öyle futbol dışı bir ortam var ki anlatmak mümkün değil.Kazanmak hatta futbol oynamak imkansız ,canımızı zor kurtardık.Hele o küfürler yok mu,bizi en çok o üzdü " sözlerine inanacak saftorik adam sayısı hiç az değil.

"Bari ceza verdirelim ,Ercan Saatçi konusundan yola çıkıp yıpratalım" diye sanal rövanşlar peşinde koşulmasını anlamayan saftorikse pek az !

Birden aklıma geldi ,aradım buldum.Rahmetli İslam Çupi'nin dönemin GS başkanı Faruk Süren için söylediği nefis bir söz vardır :

"Başkan‚ Fenerbahçe - Galatasaray maçlarının tarihten gelen bir "tahmin dışılık" bareminde olduğunu öğrendi nihayet..."  

27 Ekim 2009 Salı

Şarkılarla Fenerbahçe ve Galatasaray Tarftarlarının Derbi Günlüğü


Derbiden bir hafta önce:

Hafta başı:

FB: Allahım bitmesin bitmesin bu ruya,
Ne olur Uyandırma,

GS: İmdat yinemi Kadıköy
İmdat Yine mi Kanarya
İmdat yine mi gollerden
Kalemiz görünmeyecek..

Hafta ortası

FB: Fenerbahçe derler benim adıma
Bu sene de vereceğiz Cimbombomun
Sepetini eline

GS: Geleceğiz, yeneceğiz
Görürsünüz size neler edeceğiz

Maçtan önceki gün

FB: Ayva çicek açmış yaz mi gelecek,
Cimbom Kadıköye nasıl gelecek..

GS: Bitmez tükenmez sevgimiz
Kalbimizde yaşıyoruz
Biz uzay takımıyız
UFO muzla geliyoruz.

Maç günü:
FB: Moda sahillerinde bekliyorum
Her zaman yollarını gözlüyorum
Seni senden güzelim istiyorum
Beni şad et cimbom başın için

GS: Az kaldı bekle
Bak hasret tükenmekte
Özledin biliyorum
Yoldayım geliyorum

Maç başlamadan önce:
FB: hoş geldin yar yüreğime
Hoş gel de elalem ne derse dersin
Hadi hadiiii

GS: Sıra bizde artık diyoruz
Galibiyet istiyoruz
Biz uzay takımıyız
Yeneceğiz biliyoruz

FB: Alem biliyor Adam değilsin
Böyle geldin böyle gidersin
Dilenme benden gol dilenme
Tek sözüm sana Allah versin
Son sözüm sana Allah versin

1. Golden sonra:

FB: Oldu en sonunda oldu cim bom bom
Rüyalarım gerçek oldu cim bom bom
Duyduk duymadık demesin hiç kimse
İşte ilan ediyorum herkese

2. golden sonra
GS: Tanrım bana kuvvet ver
Bir Yenilgiye daha gücüm kalmadı
Öyle bir vefasız rakibe düştüm ki
Attıkça atıyor durmak bilmiyor

2-1’den sonra:
GS: Az kaldı biliyoruz
Beraberlik istiyoruz

3. Golden Sonra
FB: Oldun mu oldun mu
Şimdi mosmor oldun mu
Beraberlik beklerken
3.yü de kalende buldun mu

Maç sonu

FB: Akşam oldu penceremde
Bir mahsun mor menekşe
Ağlıyor mu ne
Nerde nerde en son çizgi nerde
Nerde nerde Cimbom nerde

GS: Allahım, günahım neydi Allahım
Dualarımda yalvarmıştım
En azından beraberlikti isyanım

FB: İste böyle her sene böyle
Cimboma böyle…

GS: Ben yenilmeye mahkum muyum
Ben bu kadere mecburbur muyum

FB: Seneye, seneye,
görüşelim seneye..

26 Ekim 2009 Pazartesi

Aferin Hasan !

Hasan'a bir kulak veren yok mu ? Adam şifreleri veriyor işte :

Eski bir Galatasaray’li oyuncu olan Hasan Sas Fenerbahce – Galatasaray derbileri oncesi yasananlari ve Kadikoy’de sahaya cikmanin nasil zor bir sey oldugunu anlatti. Iste Sas’in ilginc anilari:

Her iki takim icinde diger maclardan ayirt edici bir hava ve ruh hali sebep olan Fenerbahce - Galatasaray derbileri oncesinde neler yasaniyor? O stada rakip oyuncu olarak cikmak nasil bir duydu? Hepsini Galatasaray formasi ile uzun yillar yasayan Hasan Sas Haberturk Gazetesi'nde anlatti.

Iste Sas'in carpici anilarinin bir bolumu:

Kadikoy'de oynamanin sikintisi Florya'dan basliyor.

Mac gunu ogle yemegi yiyorsunuz, dinlenmeye cekilip 13:30 - 16:00 arasi uyuyacaksiniz. Ama Florya Tesisleri'nin disindaki davul seslerinden ne yazik ki bu mumkun olmuyor.

G.Saray seyircisi bizi motive etmeye calisiyor ama farkinda olmadan dinlenmemizi de engelleyebiliyor.
Florya'da calisanlar 3 gun onceden "Agabey ne olur bu maci alin" diye, cayci Vahit'ten tutun da garsonlara, muhasebede calisanlardan mudurlere kadar, kazanmamizi istiyor.
Sadece onlar mi? Cep telefonlarimiza gelen mesajlarin da haddi hesabi yok.

Ayrica sokaktaki vatandaslar, evinizin kapicisi, simitci, kahveci, yemek yediginiz restorandaki garsonlar ve ascilar da dahil olmak uzere herksin tek istedigi var... O da galibiyet.

Tabii ki sokakta Fenerbahcelilerle de karsilasiyorsunuz.

Yolda giderken, yandaki arabadan ve kaldirimda yuruyen bir adamdan, el isaretleriyle ya 5 yada 6 yapanlar...

"Kadikoy'de sizi yenecegiz" diyenler de cabasi... yani anlayacaginiz mutevazi davranip eliyle 1 yada 2 yapan bile yok!

UC YUZ ALTMIS DORT

Benim için, bizim için...
Yanlış öğretmişler; yıl 365 değil, 364 gün...
Yok, eksik değil. Fazla yaşıyorum.

Hayat dursun istiyorum.
Gözgöze gelelim istiyorum.
Kelimelere hapsolmadan tekrar tekrar yaşayalım istiyorum.
Durup dururken gülümseyeni görüp, ben de gevşemek istiyorum.
Son yirmi dört saate dönüp, her dakikasını hatırlamak istiyorum.

Dağın zirvesinden aşağıdaki karartılara bakıp, "bırakın koşuşturmayı, miniciksiniz" demek istiyorum.
Sevincin ötesi, hazzın zirvesi, sahte olanın kisvesi nedir anlatmak istiyorum...

Yüzümdeki gülümsemeyi anlayacak birileri olsun istiyorum.
Hayat dursun, dün yeniden ve her anıyla tekrar yaşansın istiyorum.

Yılın bu günü yok benim için.
Bir önceki gündeyim ben.
Üç yüz altmış beş yok....
364'te yaşıyorum.

23 Ekim 2009 Cuma

Efesinbahçesi





Aldık gidiyoruz bakalım, buram buram arpa ve maya kokuyor blog. Katkım olmasa çatlarım.

NTVSpor'a konuyla ilgili yazmış olmak gafletinde bulundum. Seyrantepe yazısından çok tepki ve yorum aldı yazı. Ne konuymuş!

Tümer Metin sigara içerken görülür, vay efendim sporcu sağlığı. Batuhan Karadeniz Reina çıkışı yakalanır, vay efendim sporcu iş ahlakı. Kerem Gönlüm'ün idrarında dopinge rastlanır, "Olsun, efendi çocuk"....

Kasun daha da güzel; "limit altı". WADA o limitleri koyarken elbette performansa dair rakamlar belirliyor, kuantum mekaniği olmayan yarılanma süresine de benden daha hakimler. Mutlaka. Ancak bir oyuncunun herhangi bir zamanda performans arttırıcı kullanması doğal hale geldi. "Ne var ki, maçta limitin altındaydı işte"... Görürsem söylerim.



İçkiliyken alkol muayenesine girmek zorunda kalınca kıvırıp duran yurdum insanı için normal tabi üçün beşin hesabı.

12 oyuncudan ikisinin vücudunda kural/yasadışı madde var mı? Var.
Bu kadarı tesadüf olabilir mi?
Olabilir.
Eğer tesadüfse bunu ispatlamak tesadüf diyenlere düşmez mi?

Aziz Yıldırım ve onun varlığıyla şekillenmeye başlayan Fenerbahçe ve Fenerbahçelilik imajı apayrı bir konu ve haklıyken bile insanı "yönetimin parayla yönlendirdiği" diye nitelendirilmek pozisyonuna düşürüyor, kime kızacağını bilememek daha beter. Sanırım.

20 Ekim 2009 Salı

"Biz boş efes şişesi toplayarak bu renklere gönül verdik.."

Ne zaman Galatasaray veya Efes Pilsen Spor kulübünü köşeye sıkıştıracak bir olay oluyor hemen gündeme UEFA ve Koraç kupaları geliyor. Bilmeyen 13 yılda 9 kupa  alındı sanır.Yakında bu kupalar zamanı geldiği için "Anadolu medeniyetleri müzesinde" sergilenecek.

Neyse, Tuncay Özilhan bey'e soralım :

1) Taraftarlarınızın yaş ortalaması yıllardan beri neden 15'i geçemiyor ? "Forever Young" felsefenizi  nasıl koruyorsunuz ?  Yaşı 20'nin üzerinde Efes taraftarınız var mı ? Siz Şampiyon olunca kimler sevinip kutluyor ? Efes Pilsen Spor Kulübüne üye veya başkan olmak mümkün mü ?

2) Transfer stratejinizi yıllardır "3 alana 10 veririz bize gelir" üzerine kurdunuz. Aslında kurumlar vergisi, geçici vergi, muhtasar vs vermek yerine transfer yaptınız. Televizyonlarda adınız anıldı, reklamınız yapıldı ! Efes Pilsen Spor Kulübü bugüne kadar gişe hasılatı ,oyuncu satışı, televizyon geliri  olarak ne kazandı ve karşılığında toplamda ne harcadı ? Sana ne demeyin, öyle geçinmeye çalışan onlarca kulüp var...Haa tabii siz onların altyapısından adam (ç)alıp "sus payı" veriyorsunuz, çark dönüyor !

3) Madem yıllardır salon yapacaksınız ama yer bulamıyorsunuz  TOKİ'den yardım isteseydiniz ya ? Galatasaray ile çok benzediğinizi bir kez daha söyleyeyim. Buraya yazıyorum : "Galatasaray Efes Light" ! Nasıl fikir ama ?

4) Kerem Gönlüm ve Mario Kasun kardeşlerimizin yanında 2 oyuncunun daha Cathine kullandığı ortaya çıkarsa ne yapacaksınız ? Saç derisinin hafızası hiç "delete" olmuyor ! Oradan alınacak örnekler ile yola çıkarız, merak etmeyin Ermal'in saç çıkarma ilacı artık "doping" değilmiş, o sayılmaz !

5) Bu senede Fenerbahçe maçlarında bilet fiyatlarını piyasa koşullarına göre mi belirleyeceksiniz ? Maçtan önce hatta hava atışına kadar asansör müziklerini volume'a acımasızca yüklenerek çalacak mısınız ? Bugüne kadar bu yaptığınızı hiçbir basketbol yazarı(!) niye yazmadı ? Onlara kulaklarına tıkamak için pamuk mu dağıtıyorsunuz ? Potalarda Efes Pilsen şarkısının CD'si ne zaman çıkacak ?

6) "Peki bunca sene hiçbir hizmetimiz olmadı mı ?" diye sorduğunuzu biliyorum. Resimlerini koydum. Efes Kızları her zaman içimizi açmıştır...

17 Ekim 2009 Cumartesi

DERBİ MEVSİMİNDE ÖYLESİN BİR YAZI

Dün 14 yaşındaki galatasaraylı yeğenimle yaptığım telefon konuşmasından birebir alıntı..

FSP.. Berk’cim halı saha maçınız varmış ne oldu?
BERK. 8 tane attık
FSP. Harika peki kaç tane yediniz?
BERK 8 tane attık ya sen ona bak teyze boş ver kaç yediğimizi..

Sonradan anlaşıldı 23 gol yemişler bunun 15 ini o sırada kalede olan yeğenim yemiş. Daha sonra defansa geçmiş, Ben defanstayken daha az gol yedik dedi:-)

FSP: Tüh senin bu kadar iyi kaleci olduğunu bilseydi Galatasaray De Sanctis’i gönderdiğinde yerine seni alırdı..
BERK: Aman teyze boşver biz de Fenerbahçe gibi yapıcaz. Önümüzdeki maçlara bakıcaz. Siz her sene şampiyonuz diye başlıyorsunuz sene sonunda biz şampiyon oluyoruz..
FSP: Berk’cim genellikle siz şampiyon olmuyorsunuz, sizi şampiyon yapıyorlar. Mesela 2006 yılındaki Beşiktaş Gs maçından görüntüler yollayayım sana siz mi yenmişsiniz, Beşiktaş mı yatmış anla
BERK: Aman teyze Sergenin dönüşlerini diyorsun değil mi? Evet atmamış ne olacak yani, siz de yenseydiniz Denizliyi

Kızamadım… Kızamıyorum..

1 ay önce 6 hakem konusu konuşulurken Galatasaraylı babası da benzer cümleler kurmuştu. Ben 6 hakem de göremez bize verilmesi gereken penaltıları dediğimde, amaaan hep hakem haksız, hep sizin penaltılar verilmiyor, ne kadar mızmızsınız demişti..

Tartışmaya bile girmiyorum artık..Bu ülkede klasik bakış bu.

Anelka’nın eli yıllarca konuşulur ama mesela o maçta Fenerbahçe’ye verilmeyen penaltı hiç konuşulmaz. Arif’in 18 dışından uçarak aldığı penaltılar işini bilmektir, Deivid’in 40 metreden attığı ama hakemin saymadığı gol, takdiri ilahi

Bugün gazetelerde çarşaf çarşaf “FENERBAHÇEYE İKİNCİ KIYAK” başlığı atılmış.. Ataşehirdeki kompleksle ilgili bir haber olsa gerek.. Okumadım bile..
Oysaki 1 hafta önce galatasaray’a hibe edilen Büyükçekmece gölü çevrersindeki arazi 1 sütunluk arka sayfa haberiydi. İnternet sitelerinde 15 dakika bilemedin 30 dakika ana sayfada kaldı, sonra kayboldu. Mimarlar odasının su havzasına zarar verebileceği yönündeki haklı itirazı da öyle..
Öte yandan kimse GS’ye fakfuk fondan verilen primlerden bahsetmez, ya da TOKİ nin işsizlik sigortası fonundan onlara stad yapacağından..

Türk halkı, 4 yıl boyunca futbolu siyasetle süsleyip, kanla yıkayarak aldıkları kupa nedeniyle onlara minnettardır. O nedenle vergi ödemeleri de gerekmez, biz her sene en büyük zorluğu vergileri denkleştirmekte yaşarız, onlara 3 yılda bir af gelir. Türk halkı cebinden öder onların vergisini de..
Oysaki yine aynı kluptür bağlı olduğu liseden olmayanı ikinci sınıf sayan, klube üye olarak alabilmek için 30 takla attıran, yönetime girmelerini ise neredeyse imkansızlaştıran..

Bunları bir Galatasaraylıya anlatmaya kalksan alacağın cevap, BEN ZATEN YÖNETİME GİRMEK İSTEMİYORUM Kİ” olur..
Senin vergilerin .. diye başlasan, omuz silker umruna gelmez.. Maçları izlemez, digiturkten verilen yanlı görüntülerle, taraflı bir iki tv programı izler geçer karşına başlar “NE OLACAK BU FENERBAHÇE’NİN HALİ”

Saanaa neee…

Ben sana soruyor muyum, ne olacak bu vurdumduymazlığının hali diye..

Ondan sonra da siz bu Galatasaray galibiyetlerini ne kadar önemsiyorsunuz. Sanki daha fazla mı puan veriyorlar bizi yenince derler..
Hayır biz o maçları puanla ölçmüyoruz.. ister futbolda ister başka bir branşta olsun, hatta sokakta maç yapan çubuklu formalı çocuklarla sarı kırmızılılar arasında olsun hiç fark etmiyor, Fenerbahçe tarafına atılan her çentik ruhumuz yıkıyor, o hafta ülke temizleniyor, ruhumuzdaki sarı lacivert çiçekler umutla boy veriyor..

Başkanın bir sözü var ya “birgün herkes Fenerbahçeli olacak” diye..
Olmasın..
Olmasınlar..
Ama birgün herkes Fenerbahçeli gibi takım tutsun,
Fenerbahçeli gibi hayata baksın.
Hakem hataları gerçekten hakemin hatası olsun,
O zaman biz de bırakırız çentik atmayı..
Yalnız acele edin.. habire çentik atmaktan, yakında yer kalmayacak gönül defterimizde..

14 Ekim 2009 Çarşamba

Filiz ile Ediz


Leyla ile Mecnun’un, Ferhat ile Şirin’in sadece ve sadece aşıklara ilham veren hikayeler olduğunu düşünmemek gerekir. Kültürümüzün içine serpiştirilmiş tüm masalların, efsanelerin, öykülerin gündelik hayata etkileri vardır. Ferhat’ın dağları delen performansının Bolu Dağı’nı tünelle geçmenin hesaplarını yapan mühendisleri de motive ettiğini inkar edebilir miyiz? Bu doğrultuda, Filiz Akın ve Ediz Hun’un da Türk toplumu üzerindeki olumlu ve olumsuz sosyolojik etkilerinin farkında olmak gerekir. Bu ikilinin sinema tarihimizde iz bırakan filmlerinin yarattığı en ciddi hasar “ayrılmak” mevzusunun suyunun çıkarılmasıdır.

Kız ile oğlan esasında birbirlerini severler ama ayrılmak zorundadırlar; o diğerine “git” der, öbürü “durmam buralarda” diye cevap verir. Öte yandan, ayrılmamak için aşkla yanıp tutuşurlar. Ayrılmayı kolaylaştırmak için kız “seni sevmiyorum” yalanına başvurur, oğlan ise “kahpe!” narasını kızın saçlarını savuran bir tokatla pekiştirir. Acıyla yüzünü tutan kız ağlayarak “defol!” der, oğlan arkasına bakmadan gider. Kalpleri ayrılır mı? Aşkları azalır mı? Hayır! Filmin geri kalanında kavuşmak için çabalar dururlar.

“Ayrılsak da beraberiz” hikayelerine bayılırız millet olarak. Bu nedenle ayrılıklara renk katmaya, onları yüceltmeye gayret ederiz. Bir ayrılığı olduğu gibi kabullenmek zor gelir. Kimseyi kovmayız; “kendisiyle el sıkıştık” deriz. Öylesine bir dilekçe verip istifa edemeyiz; “her iki taraf için de hayırlı olmasını dileriz” pozlarına gireriz. Hele üçüncü şahıslara anlattığımız hikayeler: “Arkamdan 1 hafta salya sümük ağlamış”, “Bam! diye vurdum kapıyı çıktım”, “3 gün sonra fena hastalanmış, geçmiş olsun demek için aramamı beklemiş, hiç arar mıyım”, falan da filan da...

İşte bu yüzden istifa eden milli takım teknik direktörünün öfkesini, sitemini, duygusallığını çok iyi anlıyorum. O toplumun beklediği, bildiği şekilde ayrılmak istiyordu. Tıpkı daha önce defalarca olduğu gibi “ben gidiyorum” dediğinde “dur gitme” diye cevap bulmayı, basın toplantısında tarihi(!) cümleleri sıraladıktan sonra gözyaşlarına boğulan halkımızın “bizi bırakamazsın” diye yalvarmasını bekliyordu. (Bkz. Türk Edebiyatı ve Bülent Uygun’un istifası konulu akademik çalışmalar)

Beklenen olmadı; başarısızlığı sahiplenme(!) olgunluğunu(!) gösteren bir lider(!) edasıyla “veda maçıma çıkacağım” diyen milli takım teknik direktörüne verilen cevap sessiz sedasız “Bize uyar, hayırlı olsun” oldu.

Olmaz, olamaz! Hani gözyaşı, ya tokat nerede? Biraz acı olsaydı... Öfke, hırs, aşk yarası... Yok!

Biz Türk halkı olarak böyle bir vedaya hazır değiliz. Filiz ile Ediz’in tarzında bir veda istiyoruz. Gerekenin yapılması için, konuyla ilgili sorumluluk hisseden tüm mevki sahibi insanları göreve çağırıyoruz. Bir imparator(!)un vedasından daha masalsı bir olay olabilir mi? Lütfen, bizi bu sahneden mahrum etmeyin... Lütfen! Filiz ve Ediz’in hatırı için, o güzel filmlerin hatırasına...

FT: Veda maçım...
MÖ: Veda demeyelim, ikimizin de biraz dinlenmeye ihtiyacı var. Sonra yine milli takımın başına geçersin.
FT: Yo yo... Dönmemek üzere gidiyorum.
MÖ: Lütfen gitme.
FT: Gitmem lazım.
MÖ: Gitme! Bırakma!
FT: Seni ve federasyonunu sevmiyorum anlamıyor musun? Sevmiyorum!
MÖ: Herşeyi çözebiliriz. Zaman ver bana.
FT: Benim elimde değil.
MÖ: Niye? Niye!
FT: Atletico Madrid’den hamileyim..
MÖ: Yalan söylüyorsun. Yalan!
FT: Yalanım varsa.......
MÖ: Peki o zaman, git. Yolun açık olsun.
FT: Kendine iyi bak.
MÖ: Ama beni sevmediğini söyleme.
FT: Seni seviyorum. Hem de çok.
MÖ: Ben de seni. Ben de seni....

..5, 6, 7, 8, 9, 10...

En büyük asker bizim asker Bülent Uygun "5 yeriz, 7 yeriz ama 6 yemeyiz. 7 yeriz, 9 yeriz ama 8 yemeyiz..." dedikten sonra Anderlecht'ten 5 yiyince medya ıskalamamış, "Asker Bülent sözünü tuttu" diyivermiş. 6 yiyene, 8 yiyene sataşırken Sigma'yı hatırlamamış. Olsun, kimler kimler var Leeds'leri, Chelsea'leri hatırlamaz.

Başlık ona benzedi aslında ama değil. 40'tan fazla sene sonra kendi rekorunu kendi kırdı Fenerbahçe. Sezon başları hep korkulu olmuştur oysa ki, en azından benim aklımın erdiği kadarındaki zaman aralığında. Deplasmanda başlanır, beraberlikle dönülür, kendi sahasında ilk maçı kazanır, hemen ardındaki deplasmanda puan kaybeder veya direk, ilk maçta yenilir. Aydın maçını kim unutabilir misal?

Ama bugünün 7-8 yaşındaki çocukları bundan 20 sene sonra bu seneyi hayal meyal de olsa hatırlıyor olacaklar, benim Aydın maçını hatırladığım gibi, ne güzel.

Sezon başında temenniler ise hep aksi yöndedir "Bir üçte üç yapalım, sonrası kolay" denir mesela. Tabi inanmakta zorlanılır çünkü işte 7'de 7 için 40 sene beklenilmiştir. 8'de 8 görülmemiştir... ti... Artık görüldü.

Şimdi ligin ilk yarısında yokuşun tepesi gözüktü, 17 maçlık bu ilk periyodun yarısı Antep maçıyla geçilmiş olacak. Sezona iyi başlayan, doğru yabancı transferleri yapmış gözüken, başkanının iddialı demeçleriyle ön plana çıkan, geçen sene de fena sayılmayacak bir performans gösterdiği söylenebilecek Gaziantepspor 8 maçta sadece 9 puan toplayabilerek, attığı yediğine denk bir şekilde küme düşme aday adayı konumunda. Sivas, Kasımpaşa ve Denizlispor'un felaket performansları olmasa şimdiden dipte olabilirlerdi.

Böyle maçlarda sonuçlar tahmin edilebilir olmaktan uzaklaşıyor. Antep için çıkış maçı da olabilir, kimi zaman oyuncuların istemsiz refleksi olan "hocadan kurtulma" maçı da.

Ama Fenerbahçeliler'in gözünde Antep filan yok zaten. Çoğunluk için sekizinci haftadan sonra onuncu hafta geliyor. Daum bile biraz bu fikirde olsa gerek ki Alex'siz çıkmaya niyetli. Özer'li çıkıp gönülleri fethetmesini bekliyorum hem oynayanın hem oynatanın.

Ünvanlar hep strestir. Yenilmezlik ünvanları, en uzun süre gol yememe vs... Ama her nedense 10 senedir Saracoğlu'nda Galatasaray'a yenilmeme ünvanının böyle bir etkisi yok...

O yüzden belki 9 olmaz bu hafta... Ama öbür ünvan için pek korkmuyor Fenerbahçeliler.

13 Ekim 2009 Salı

Gazozuna ilaç karıştırılanlar...

Türk filmlerindeki en can alıcı sahnedir.Tecavüzcü Coşkun veya iş arkadaşlarından biri içkinin , kolanın , gazozun içine bir toz serper ve film kopar...
Kerem Gönlüm ve Kasun kardeşlerimizin doping yaptıkları ortaya çıkınca (ki çoğu kişiye göre doz aşılmaması nedeniyle Kasun yapmamış...) her yerde "Kerem şöyle mükemnel sporcudur,böyle efendi çocuktur ,hayatta doping yapmaz,nasıl olduğunu o da bilmiyor,kendisi çok de üzgün" gibi ifadeler, "iyi halden dolayı cezası indirilecek" haberleri var.

2008-09 sezonunu bileğinin hakkıyla (!) şampiyon kapatan Efes Pilsen çıkıp "ey ahali ,böyle organize bir işi bizim gibi köklü bir klüp asla yapmaz.Yapanları tek tek kulüpten atacağız ,ilişkilerini keseceğiz" demek yerine ,"yargıya intikal eden bir konuda ,konuşmak doğru olmaz" gibi kasaba politikacıları klişesine sığınıyor.Sığınmakla kalmayıp "Cathine maddesi bazı bitki çaylarında da var,acaba bilmeden onu mu içtiler , yoksa egzotik bir resturanta gidip yemek yediler de içinde o madde mi vardı ?" gibisinden Nesrin Topkapı figürleri sergiliyor...
Bitki çaylarından kimler içti veya gazozlara ilacı kim karıştırdı ?

Belki de Şekip Mosturoğlu Efes'in idrar numunlerine gizlice cathine koymuştur !

6 Ekim 2009 Salı

Köpek Yalnızlığı



“Sen Fenerbahçe’sin kardeşim, ne yapıp edip o maçı alacaksın ! Hakemmiş, sertlikmiş, rakipmiş, bırak bu kandırmacaları…”

Çuvalla getirilen konfetiler atılıp bir futbol maçı 25 dakika uzadığında da sesiniz çıkmayacak, o kadar para alan futbolcuların lütfedip oynayacaklar ve alacaklar o maçı.

Rakip oyuncuların doping yaptığı tescillenmiş maçın son saniyesinde senin aleyhine hakem hatası olması önemli değil. Hatta o kuralın ilk kez uygulanması da önemli değil. Sığınma bahanelere, alacaksın o maçı o kadar ! Faulleri kaçırma, daha fazla şut sok, iyi savunma yap. Bir pozisyonun arkasına sığınma !

Senin oyuncun efendi olacak, sessiz olacak…Kafasına 1000 tane pet şişe yağsa da tepkisiz kalacak, o seyirciye dönüp bakmayacak !

Kalecin (Volkan –Kayseripsor) veya forvetin (Semih-Sakaryaspor) uçan tekme yediğinde tepki vermeyecek. Eee tepki verirse de atılacak, bu bilinçte olacaksın.

Takımına 1,5 sene deplasmanda penaltı verilmemiş olması senin suçun. Federasyon ile iyi ilişkiler kuracaksın. Şeref tribününde daima federasyon başkanı, başbakan yardımcısı, polis müdürü, medya patronları oturacak…Gol attığınızda senin başkanın da elindeki purosunu ağzına götürüp boş kalan elini yanındakilerin eline “çakacak”

Senin futbolcun eliyle dürbün, gözlük işareti yapmayacak. Dürbün işareti kadar Türk insanını tahrik eden bir şey olamaz ! Annesine, bacısına küfür et ama dürbün işareti yapma, yaparsan atılacaksın bunu bilecek ona göre davranacaksın.

Oyuncun sakatlanıp çıkarken koşacak, hem de hızlı koşacak. Koşmazsa atılacağını bilecek (Trabzon-Nobre-Dereli) Başka kim atıldı falan gibi soruları bırak şimdi, bazı kurallar senin üzerinde denenir…Unutmadan, senin oyuncun taç atarken top toplayıcı çocuk ikinci bir topu atarsa oyuncun akıllı olacak Almayacak, o topa değmeyecek. Topu alırsa atılacağını bilecek (Galatasaray-Gökhan-Çakır)

Ligde her maçta 5 gol atman yetmez 5 fark atacaksın .Bir de önce iyi futbol oynayacaksın . “İyi futbol oynasın, formasının hakkını versin, mücadele etsin gerekirse yenilsin kimse bir şey demez ama bu takım insanı kahrediyor” diyenlere dört elle sarılacaksın ve o sezon bir başka takımın boğazdaki adacığında yapılan şampiyonluk kutlamalarını seyrederken “iyi futbol” un ne anlama geldiğini anlayacaksın.

Mevsimine göre duran toptan gol yapmayacaksın, hafta sonları oynanan lig maçlarında yabancıların gol atmayacak, yabancı hayranlığı yapmayacaksın ! 6+2 kuralı var ama sen sadece 2 yabancı ile oynayıp gençlere fırsat tanıyacaksın !

Ortalama 6000 kişiye oynanan “The Süper League” de senin tribünlerindeki boş koltuklar sayılır,stadında “geniş boşluklar” olduğu söylenir. Uzatmayacaksın o yabancıları seyretmek için parası neyse vereceksin. Bak Avrupa’ya, adamlar her maça gidiyorlar…

8 forma, 9 kaşkol alacaksın, hepsi de lisanlı olacak. Kombineni 2 yıllık, belki 5 yıllık alacaksın. Sonra “bu stadın temelinde benim param var” diye övüneceksin. Keriz olduğunu kabul edeceksin.

Yani, o Denizli maçını sürekli oynayacaksın. Bunu aklından çıkarma

ve

Ümit Yaşar Oğuzcan’ın dediği gibi seninki bir “köpek yalnızlığı” bunu çok net bileceksin.

4 Eylül 2009 Cuma

İLK YAZI

Bir Şarkısın Sen Ömür Boyu Sürecek..

Konu Fenerbahçe olunca hep söyleyecek çok sözüm oldu ama yazmak biraz daha farklı. Galiba en zor olanı da ilk yazıyı yazmak.. İlk yazı geçse, devamında bir konu bulunur, o haftaki maçla ilgili, o günkü durumla ilgili, tarihi ile ilgili, Fenerbahçelilik ruhu ile ilgili güne, gündeme uygun bir şeyler karalanır.
Nereden başlamalı, ne kadar başa dönmeli, çok başa dönülürse, bugüne gelmek zor mu olur, ya da bugünden başlanırsa, iki adımda soluğum mu kesilir? En iyisi kendi tarihimden başlamak.. Kendimi sorgulayarak devam etmek..
Ne zaman Fenerbahçeli olduğumu hatırlayamıyorum. Daha doğru ifade etmek gerekirse Fenerbahçeli olmadığım bir zaman dilimi hatırlamıyorum..Bazen Fenerbahçe’ye böylesine gönülden bağlı bir anne babaya sahip olunca başka şansım yokmuş gibi geliyor, öte yandan Fenerbahçeli olmaktansa Sarıyer sporlu olmayı tercih eden kız kardeşim göz önüne alındığında bunun benim seçimim olduğu düşünüyorum. Öyle ya da böyle bildiğim bir gerçek var sarı ve lacivert yan yana geldiğinde gözlerimin dolmasına, kalbimin pırpır etmesine yetiyor.. Hele bir de bu bir çubuklu formada bir araya gelmişse dünyam o oluyor.
Yaşı kemale ermiş, iyi eğitimli ve çok dırdırcı bir iç sesi olan biri olarak bazen kendimi anlamakta güçlük çekebiliyorum.. Mesela bir futbol takımı (ki ben Fenerbahçe’yi asla sadece bir futbol takımı olarak görmedim) galip geldiğinde neden ağladığımı açıklayamadığım gibi yenildiğinde neden hayatımın karardığını, o hafta bir sinir küpü olup ortalığı neden birbirine kattığımı da analiz edemiyorum. 73 yaşındaki babam ya da 65’ine merdiven dayamış annem nasıl oluyor da bir beraberlik sonrası tansiyonu fırlayıp yataklara düşebiliyor? Sonuçta keyif alınması gereken bir gösteri sporu olan bir futbol maçı nasıl oluyor da benim hayatımın merkezi, nefes alma sebebim haline gelebiliyor?.
40 küsür yıllık hayatımda "çok önemli" dediğim birçok şeyden vazgeçmişim zaman içinde, ama bir tek o vazgeçilmez, hep var, hep de var olacak.. Aslında beni sürekli mutlu ettiğini söylemek de güç. Kaprisli bir sevgili gibi, bir var bir yok. Bir gün güldürüyor, bir gün öldürüyor ama yine de ondan asla vazgeçemiyorum... O formayı giyen kişi hata da yapsa kızamıyorum, bahaneler üretiyorum onun için. Oysaki hayatımın geri kalanında çok keskin çizgilerim vardır, özür dilenmesindense hata yapılmamasını tercih ederim.
Fenerbahçe’li Funda ve sosyal hayatın parçası olan Funda da birbirini tutmuyor. Mesela yolda yürürken üzerinde forma olan bir çocuk görsem, hemen gidip konuşuyorum. Aslında çekingen biriyim ama tanımadığım insanlarla sırf aynı formanın aşkıyla tutuştuğumuz için sanki kırk yıllık dostum gibi, sohbet edebiliyor, hiç tanımadığım biri ile 90 dakikanın sonunda ağlayarak kucaklaşabiliyorum. Bu soruları arttırmak mümkün.. ve ama bir açıklama bulmak güç.. Ama yalnız olmadığımı biliyorum…
5-6 yıl önce grizu patlamasında ölen bir mühendisin cebinden çıkan bir mektup beni çok duygulandırmıştı. Rahmetli "Yasamak icin tek neden yeterlidir" demiş ve nedenlerinin başına da FENERBAHCE yazmış.. Ne ailesini, ne aşkını, ne vatanını, en başa Fenerbahçe’yi yazmış..Çünkü onda hepsini bulmuş, benim gibi, bizim gibi..

31 Ağustos 2009 Pazartesi

Fenerinbahçesi !

Fenerlist sayesinde çok Fenerbahçeli tanışmıştır.

Biz de onlardanız.Yaklaşık 10 yıl olmuş...

"Söz uçuyor yazı kalıyor" ve bunca zamandır yazıştıklarımız da aramızda kalıyor(du).

Ekibimiz başlangıçta Funda Pala ,Alpay Bellisan,Bozkurt K.Yılmaz ve Barış Gerçeker'den oluşuyor...

Fenerinbahçesi'ne hoş geldiniz!