17 Aralık 2012 Pazartesi
Kendimi yalnız hissediyorum...
Söz ona ait değildi ama ben ondan duyardım.
Rahmetli anneannem çok sık kullanırdı : "bütün akıllar pazara çıkmış, herkes gidip kendi aklını satın almış"
...
...
Galatasaray yenilgileri ile darmadağın olurdum ama olmadım, değiştim mi ?
Bekliyor muydum ?
Hadi itiraf olsun, sadece 1 defa "olabilir" demiştim yani beklemiştim...Onda da cine5'in şifreli ekranında, bizim salonda sehpanın da durduğu sağdaki kaleye Johnson golü atıvermişti...Sehpanın köşesi demirdi...
"Ben hayatımda böyle kötü Fener görmedim" diyen var.
En sevdiğim konu...Daha kötülerini çok rahat sayarım ama susuyorum.
"Bekir bitirdi bizi" diyorlar...Salim kafayla düşünüyorum "alakası yok" diyorum...Susuyorum...Herkesin bir günah keçisi var...
Gökhan -Terim sarılmasına o anda kızmamıştım...Terim'i sevmiyorum. Sarılmam, öpmem...Kızanları çok net anlıyorum, hak veriyorum...
Meireless'in atılması ile geçen sezon Dia'nın atılması arasındaki benzerlikleri gördüğümü düşünüyorum... Sarı kartlar haklı ama oraya gelmesi ince ayardır, yani kurgu diyorum...Raul atılıp çıkarken armayı öpmesini yemiyorum...Ama "İşte Fenerbahçelilik budur" diyenlere kızamıyorum...
Fenerbahçe'nin yenilgisini bekleyip "Alex'i gönderen zihniyet..." cümleleri kuranların iyi niyetinden şüphe ediyorum..."Alex olsa kazanırdık" diyenlere örnek verebilirim, susuyorum...
"Aykut efendi hatalı kadro ile başladı" diyenleri ciddiye almıyorum.
"Aykut Hoca hatalı kadro ile başladı" diyenleri dinliyor "onların kafasındaki o büyülü isimler kimdi acaba" diye merak ediyorum...Susuyorum...Yenilgilerden sonra bir hata veya hatalı bulup rahatlayan çok arkadaşım var...Onlar adına terapi oluyor diyorum...
Aziz Yıldırım'ı iyi anladığımı düşünsem de ,"suskunluğun Fenerbahçe'deki karşılığının farklı algılandığını bildiğini" de biliyorum... Öfke kontrolü yapamayan dostlarıma kızıyorum ama dert anlatmaya çalışmıyorum..."Bu iş böyle zor gider" diyenlere de hak veriyorum...
Neticede bazen kendimi çok yalnız hissediyorum..." Ah keşke.." diyorum susuyorum...
Fenerbahçe ile ilgili gerçek ve algıları bilen çok az kişiden biri olduğuma inanıyorum ama benim gibi düşünen milyonlarca kişi daha var onu da biliyorum...Gidip kendi aklımı pazardan düşünmeden alırım diye itiraf edebiliyorum...
Bu yenilgi ile perişan olmadım ama kızım sabah servise giderken "üzüldün mü ?" diye sorunca itiraf ettim...Onlar yani çocuklar üzüldü diye düşününce daha da üzüldüm....
...
...
Küçükken, Fenerbahçe yenilince odamdaki bazı posterleri çıkartır, yerlerini değiştirir, yenilerini asardım...Sonra Fenerbahçeli futbolcuların soyadlarını ezberden sayar unuttuklarım varsa hatırlardım... Yani Fenerbahçe yenilgisini Fenerbahçe ile ilgilenerek unutur kendimi bir sonraki haftaya hazırlardım...
2000'li yılların başında fenerlist/antu çıkınca yazmaya başladım...Benim gibi terapi amaçlı yazanların yazılarını da okumayı hiç ihmal etmedim...O da terapi oluyordu...
Üzgünüm, "bu fener'den bi sikim olmaz" tarzındakilere hiç prim vermedim...iyi yapmışım hala vermiyorum...
- Yazınca rahatladın mı bari ?
- Bilmem,belki...
- Bu yıl ne yapar Fenerbahçe ?
- Galatasaray'ı yener son haftaya puan puana girer. Karabük kazanırsa ligde kalır. Fenerbahçe kazanırsa şampiyon olur...
- Hasta mısın nesin ! Bir daha öyle bir an yaşamak ister misin ?
- Kesinlikle !
- Senin aklına...
6 Aralık 2012 Perşembe
Çocuğa Çocuk Emanet Edilmez !
Annemin sözüdür : Çocuğa Çocuk Emanet Edilmez !
(çocuğun olunca anlarsın) parantezi içinde "olunca" anladıklarımdan.
-Kızım, kardeşin nerede ?
-Demin buradaydı...
***
2001-02 sezonundayız.
Bir hafta öncesinde Ahmed Hassan Ankara'da hayatı dondurmuş.
Öyle kalmışız.
Ardından sahamızda Göztepe ile oynuyoruz.
"Ben böyle yağmur görmedim" denilirse inanılacak, görülmemiş bir yağmur var.
Stad yapım halinde.
Oturduğunuz yerin tepesi kapalı olsa da, rüzgarın keyfine göre sırılsıklam olmak mümkün...Rüzgar da adil davranıp sürekli yön değiştirince statta ıslanmayan kalmıyor.
Maçtan önce Göztepe'de oynayan eski futbolcumuz Metin Diyadin "oo ooo ooo ooo Metin Diyaaaadin" denerek tribünlere çağrılıyor, eline göğsüne götürüp eğilerek selam veriyor.
Fenerbahçe yağmura rağmen müthiş mücadele edip 3-0 kazanıyor.
Anderson kaçırdığı gollere rağmen mücadeleyi bırakmayıp sonra ilginç bir gol atıyor.
Eve dönme zamanı.
O senelerde maça deniz otobüsü ile gelip, dönüşte Kadıköy'den Karaköy veya Eminönü vapuruna biniyorum.
Vapura bindiğimizde, montlar içindeki sweatshirte, sweatshirt fanilaya, fanila derimize yapışmış durumda...
Vapurdaki ahşap sıraların sonunda camının altında formalite icabı mevcudiyetini koruyan ısınmayan bir kalorifer var.
Karşıma birincisi 16-17, diğeri 7-8 yaşlarında iki kardeş oturmuşlar.
Üzerlerinde sadece eşofman üstü var, pantolonlarına kadar sırılsıklamlar .
Abi, kalorifer tarafını kardeşe vermiş.
İkisinin de çeneler titriyor.
Abi'nin kardeşine "çok üşüdün mü" sorusundan "çok üşüdün titriyorsun, seni bu havada maça niye getirdim, keşke getirmeseydim, şimdi eve gidince bizimkilerden fırçayı yiyeceğim" düşüncelerini hissetmek mümkün.
Kardeşin "yoo" sözünden de "acayip üşüdüm, kesin hasta olacağım ama söylersem bir daha maça falan göndermezler" endişeni hissediyorsunuz...
Abi, "ama güzel maçtı değil mi ?" diye kardeşine sorarken aslında " ıslandığımıza değdi değil mi ? " anlamını da hissetmiş bulunuyoruz..
Birer çay içiyoruz.
"Kalan haftalarda Galatasaray puan kaybeder mi, biz kaybeder miyiz" diye konuşuyoruz.
Tahmin doğru, abi inisiyatif kullanıp ufaklığı maça getirmiş..."Şimdi babam bu halde görünce.." deyip cümleye başlıyor "ayvayı yedim" tarzında gülerek tamamlamıyor..."Sabah da hava kötü değildi" diyerek niye tarzan gibi geldiklerini açıklıyor...
Bizim sohbet bitince de "Eminönü'nden tramvay, sonra bir minibüs" evdeyiz diye kardeşine moral veriyor...Yolları uzun...
Bu arada vapurdakilerin abartısız tamamı, sanki vapur alabora olmuş, denize saçılmışlar sonra tekrar vapura binmişler gibi...Şehir hatları tarihinin en ıslak yolcu grubu...
Eminönü'ne yaklaşırken klasik "her zaman her yerde en büyük Fener" tezahüratı yapılıyor...
O maçtan sonra beklentimizin biri gerçekleşiyor, hasta oluyoruz. Diğeri gerçekleşmiyor, Galatasaray'ı yakalayamıyoruz.
Kıssadan hisse :
1) Fenerbahçelinin Fenerbahçe’yi sevmesi Türkiye’nin en büyük kıyametidir ! -İslam Çupi
2) Çocuğa çocuk emanet edilmez-Annem
(çocuğun olunca anlarsın) parantezi içinde "olunca" anladıklarımdan.
-Kızım, kardeşin nerede ?
-Demin buradaydı...
***
2001-02 sezonundayız.
Bir hafta öncesinde Ahmed Hassan Ankara'da hayatı dondurmuş.
Öyle kalmışız.
Ardından sahamızda Göztepe ile oynuyoruz.
"Ben böyle yağmur görmedim" denilirse inanılacak, görülmemiş bir yağmur var.
Stad yapım halinde.
Oturduğunuz yerin tepesi kapalı olsa da, rüzgarın keyfine göre sırılsıklam olmak mümkün...Rüzgar da adil davranıp sürekli yön değiştirince statta ıslanmayan kalmıyor.
Maçtan önce Göztepe'de oynayan eski futbolcumuz Metin Diyadin "oo ooo ooo ooo Metin Diyaaaadin" denerek tribünlere çağrılıyor, eline göğsüne götürüp eğilerek selam veriyor.
Fenerbahçe yağmura rağmen müthiş mücadele edip 3-0 kazanıyor.
Anderson kaçırdığı gollere rağmen mücadeleyi bırakmayıp sonra ilginç bir gol atıyor.
![]() |
| 1981 yılından bir kare... |
Eve dönme zamanı.
O senelerde maça deniz otobüsü ile gelip, dönüşte Kadıköy'den Karaköy veya Eminönü vapuruna biniyorum.
Vapura bindiğimizde, montlar içindeki sweatshirte, sweatshirt fanilaya, fanila derimize yapışmış durumda...
Vapurdaki ahşap sıraların sonunda camının altında formalite icabı mevcudiyetini koruyan ısınmayan bir kalorifer var.
Karşıma birincisi 16-17, diğeri 7-8 yaşlarında iki kardeş oturmuşlar.
Üzerlerinde sadece eşofman üstü var, pantolonlarına kadar sırılsıklamlar .
Abi, kalorifer tarafını kardeşe vermiş.
İkisinin de çeneler titriyor.
Abi'nin kardeşine "çok üşüdün mü" sorusundan "çok üşüdün titriyorsun, seni bu havada maça niye getirdim, keşke getirmeseydim, şimdi eve gidince bizimkilerden fırçayı yiyeceğim" düşüncelerini hissetmek mümkün.
Kardeşin "yoo" sözünden de "acayip üşüdüm, kesin hasta olacağım ama söylersem bir daha maça falan göndermezler" endişeni hissediyorsunuz...
Abi, "ama güzel maçtı değil mi ?" diye kardeşine sorarken aslında " ıslandığımıza değdi değil mi ? " anlamını da hissetmiş bulunuyoruz..
Birer çay içiyoruz.
"Kalan haftalarda Galatasaray puan kaybeder mi, biz kaybeder miyiz" diye konuşuyoruz.
Tahmin doğru, abi inisiyatif kullanıp ufaklığı maça getirmiş..."Şimdi babam bu halde görünce.." deyip cümleye başlıyor "ayvayı yedim" tarzında gülerek tamamlamıyor..."Sabah da hava kötü değildi" diyerek niye tarzan gibi geldiklerini açıklıyor...
Bizim sohbet bitince de "Eminönü'nden tramvay, sonra bir minibüs" evdeyiz diye kardeşine moral veriyor...Yolları uzun...
Bu arada vapurdakilerin abartısız tamamı, sanki vapur alabora olmuş, denize saçılmışlar sonra tekrar vapura binmişler gibi...Şehir hatları tarihinin en ıslak yolcu grubu...
Eminönü'ne yaklaşırken klasik "her zaman her yerde en büyük Fener" tezahüratı yapılıyor...
O maçtan sonra beklentimizin biri gerçekleşiyor, hasta oluyoruz. Diğeri gerçekleşmiyor, Galatasaray'ı yakalayamıyoruz.
Kıssadan hisse :
1) Fenerbahçelinin Fenerbahçe’yi sevmesi Türkiye’nin en büyük kıyametidir ! -İslam Çupi
2) Çocuğa çocuk emanet edilmez-Annem
5 Aralık 2012 Çarşamba
Bu aşı tuttu: Fenerbahçe'ye penaltı yok
12 Şubat 2012 Fenerbahçe deplasmanda Karabükspor ile oynuyor.
68.dakikada hakem(Fırat Aydınus) Fenerbahçe lehine bir penaltı veriyor.
Alex kaçırıyor...Fenerbahçe yeniliyor...
O tarihten bugüne 28 haftadır Fenerbahçe penaltı kazanamıyor.
Ancak bu Fenerbahçe için sıradan,kanıksanmış bir durum
Nasıl sıradan ?
Son yıllarda Fenerbahçe kaç hafta penaltı kazanamamış bir bakalım:
2005-06 29. haftası ile 2006-07 29. hafta arası, 33 hafta.
2006-07 32. hafta ile, 2007-08 21. hafta arası, 22 hafta.
2009-10. hafta ile 2010-2011 6. hafta arası, 29 hafta
Fenerbahçe'nin penaltı orucu için bilimsel açıklama yapmak mümkün değil.
"ceza sahasına girmiyorlardır " gibi sözler inandırıcılıktan uzak,artık güldürmüyor bile...
Hakemlerin, Ulusoy döneminde temelleri atılan "aman Fenerbahçe lehine hata yapmayım,bu basın beni yakar" aşısı tutmuş durumda...
Verilmesi gereken 10 penaltıdan biri kötü niyetle verilmiyorsa dokuzu "aman şimdi Fener'e penaltı verdim diye başım ağrır,pozisyon tam %100 değil ,%70 falan... yanlış görmüşsem biterim" düşüncesinin eseri...
| Evet,en az 12 dakika duran maçı sadece 5 dakika uzatıp abartmış olabilirim.Ama ya Fırat ? |
-Abi yani sen,koskoca hakeme şantaj mı yapıldı diyorsun ?
-Aklıma geldi söyledim.
-Geç abi bunları yaaa....Aykut krasiç'i de bitirdi...Bu adam yıldızları sevmiyor ,bilerek oynatmıyor...
Not: Penaltı rakamları için Tamer Bağlan'a teşekkür ederim
27 Kasım 2012 Salı
Levent Yardımcı- (1999 Pendikspor-Fenerbahçe hakemi)
Taraftarlık içinde iyi günde var kötü gün de.
14 Aralık 1999'da Fenerbahçe'nin Pendikspor'a 2-1 yenilmesi trajedi'de olabilir komedi'de...
Bakış açınıza,zamana bağlı...
Fenerbahçeli taraftarlar maçta yedikleri 2 gol için "biri penaltı falan değildi,diğeri de net ofsayttı" demişlerse de "Abi bırak ofsaytı falan Pendik'e yenilmeyecek koskoca takım" sözleri karşısında susmuşlar,konu süratle "Rüştü'yü Aziz Yıldırım niye dövdürdü" ye dönmüştü.Hatırlanacağı gibi o olayla Aziz Yıldırım'ın ilgisi olmadığı yıllar sonra ortaya çıkmıştı...
Maçla ilgili o zaman da aklıma takılan bir detay vardı,maçın 1760 lisans numaralı hakemi Levent Yardımcı .
Pendikspor-Fenerbahçe maçına kadar sadece 1 süper lig maçı (19.09.1999 Altay-Erzurum) yönetmiş bu hakem niye Fenerbahçe maçına verilmişti ?
ve
Neden,Pendikspor -Fenerbahçe maçından sonra sadece 2 süper lig ,3 Lig B (şimdiki spor-toto süper lig) maçı yönetip o sezon hakemliği bırakmıştı ?
Soruların cevabını bilen varsa blogun yorum kısmı açık...
14 Aralık 1999'da Fenerbahçe'nin Pendikspor'a 2-1 yenilmesi trajedi'de olabilir komedi'de...
Bakış açınıza,zamana bağlı...
Fenerbahçeli taraftarlar maçta yedikleri 2 gol için "biri penaltı falan değildi,diğeri de net ofsayttı" demişlerse de "Abi bırak ofsaytı falan Pendik'e yenilmeyecek koskoca takım" sözleri karşısında susmuşlar,konu süratle "Rüştü'yü Aziz Yıldırım niye dövdürdü" ye dönmüştü.Hatırlanacağı gibi o olayla Aziz Yıldırım'ın ilgisi olmadığı yıllar sonra ortaya çıkmıştı...
![]() |
| Ulusoy: Unutmadık,kalbimizdesin... |
Pendikspor-Fenerbahçe maçına kadar sadece 1 süper lig maçı (19.09.1999 Altay-Erzurum) yönetmiş bu hakem niye Fenerbahçe maçına verilmişti ?
ve
Neden,Pendikspor -Fenerbahçe maçından sonra sadece 2 süper lig ,3 Lig B (şimdiki spor-toto süper lig) maçı yönetip o sezon hakemliği bırakmıştı ?
Soruların cevabını bilen varsa blogun yorum kısmı açık...
SÜREKLİ MESAJ
"Hakemi de yeneceksin arkadaş"
Etiketler:
Aziz Yıldırım,
bky,
Hakemler,
Haluk Ulusoy
19 Kasım 2012 Pazartesi
Elit Hakemler ve Fenerbahçe
Ülke puanımız kadar önemli bir konuda hiç kuşkusuz ülke prestiji.
Neyse ki ülke prestijimizi ayakta tutan iki elit hakemimiz var .Hadi artık futbol konuşalım ve onların Fenerbahçe performansına bir bakalım.
Fenerbahçe'nin Eskişehirspor ile 1-1 berabere kaldığı maç 1959 sonrasındaki 1784.maçı.
Tablo şöyle:
1784 Maç
1015 Galibiyet [ %56,89]
476 Beraberlik [ %26,68 ]
292 Mağlubiyet [ %16,37 ]
Fırat Aydınus ile Fenerbahçe maçlarına baktık (lig +kupa)
29 Maç
15 Galibiyet [%51,72 ]
6 Beraberlik [%20,69 ]
8 Mağlubiyet [%27,59 ]
"Kupayı katmayın, sadece ligi katın ,bir hakem kolay yetişmiyor ,Fırat'ı yedirmeyiz " diyenler için sadece lige de bakalım :
24 Maç
12 Galibiyet [ %50 ]
5 Beraberlik [ %20,83 ]
7 Mağlubiyet [ %29,17 ]
Cüneyt Çakır ile Fenerbahçe maçlarına da baktık (lig+kupa)
25 Maç
14 Galibiyet [ %56 ]
4 Beraberlik [ %16 ]
7 Mağlubiyet [ %28 ]
..
..
.. Sorun Eskişehirspor maçında ortaya çıktı sananların selam ederken, elitler Fenerbahçeyi sevmez diye bitirelim...
Not: Rakamlar için Tamer Bağlan'a teşekkürler :)
Neyse ki ülke prestijimizi ayakta tutan iki elit hakemimiz var .Hadi artık futbol konuşalım ve onların Fenerbahçe performansına bir bakalım.
Fenerbahçe'nin Eskişehirspor ile 1-1 berabere kaldığı maç 1959 sonrasındaki 1784.maçı.
Tablo şöyle:
1784 Maç
1015 Galibiyet [ %56,89]
476 Beraberlik [ %26,68 ]
292 Mağlubiyet [ %16,37 ]
Fırat Aydınus ile Fenerbahçe maçlarına baktık (lig +kupa)
29 Maç
15 Galibiyet [%51,72 ]
6 Beraberlik [%20,69 ]
8 Mağlubiyet [%27,59 ]
"Kupayı katmayın, sadece ligi katın ,bir hakem kolay yetişmiyor ,Fırat'ı yedirmeyiz " diyenler için sadece lige de bakalım :
24 Maç
12 Galibiyet [ %50 ]
5 Beraberlik [ %20,83 ]
7 Mağlubiyet [ %29,17 ]
Cüneyt Çakır ile Fenerbahçe maçlarına da baktık (lig+kupa)
25 Maç
14 Galibiyet [ %56 ]
4 Beraberlik [ %16 ]
7 Mağlubiyet [ %28 ]
..
..
.. Sorun Eskişehirspor maçında ortaya çıktı sananların selam ederken, elitler Fenerbahçeyi sevmez diye bitirelim...
![]() |
| Bahane bulmayın ,gerekirse hakemi de yeneceksin arkadaş ( 2010-11 Gaziantespor maçı 90+ 4 ) |
Not: Rakamlar için Tamer Bağlan'a teşekkürler :)
5 Kasım 2012 Pazartesi
Bir Osmanlı Yazı
Melih Esen Cengiz'i ,evimize ve bütçemize sığamayan Asr-ı Fener 'den biliyoruz.
Fenerbahçe tarihine ilgisi ve bilgisi onu,zor ve özenli yapılması şart bir işe,tarihi bir futbol romanı yazmaya itmiş...Nisan 2012'de çıkan bu -okunması gereken- romanının adı "Bir Osmanlı Yazı"
Roman ,tarihi gerçeklere sadık kalınarak 1914 yazında İstanbul'da Fenerbahçe Spor Kulübü odaklı yazılmış...
1914 yazında Fenerbahçe, Osmanlı donanmasına katılan Alman Goeben Zırhlısının bahriyeli futbolcularından oluşan takımıyla maç yapıyor...Alman ve Türk futbolcular bir anda dost oluveriyorlar...
O maçtan kısa bir süre sonra Fenerbahçe ,Çarlık Rusya'sının Odesa takımının davetlisi olarak ilk yurt dışı seyahatini yapıyor . Türk ve Rus futbolcular da birbirleriyle dost olurken ,Fenerbahçeli futbolcular Rus arkadaşlarına ,İstanbul'da Goeben ile yaptıkları maçı ve sonrasında kurdukları dostlukları anlatıp Odesa'yı da İstanbul'a davet ediyorlar...Elbette,Osmanlı'nın da kısa bir süre sonra savaşa gireceğini ,Alman Zırhlısı Goeben'in Odesa'yı bombalayacağını o gün sohbet eden futbolcuların bilmesine imkan yok...
Kitabı okurken 1914 yazında, Kalamış ,Papazınçayırı ,Kadıköy Çarşısı,Almanya köyleri, Goeben ve Breslau zırhlısı ,Odesa Limanı ve futbol sahası, Çamlıca tepesi , Alman Sefareti ,Kliseler ve Çanakkale gibi farklı yerlerde geziyorsunuz...
Barut kokusu, aşk ve futbol iç içe...
"Sabahat ne kadar güzeldi acaba ? Küçük Nilüfer Jupp'a aşık mıydı abisi gibi mi seviyordu ?" gibi soruların arasında Zeki Rıza da karşımıza çıkıyor, Elkatipzade Mustafa da ,kaptan Galip de...
Bir Osmanlı Yazı'nın 304.sayfasında şöyle diyor : "Savaş böyleydi işte.Savaşa karar verenler ve savaştan gelir elde edenler asla bu gerçeklerin ayrıntılarını ve tablolarını konuşmazlardı yemek masalarında.Belki yemek sonrası kahveyle birlikte yudumladıkları bir kadeh kaliteli Armagnac'ın teşvikiyle sohbeti renklendirmek için değinirlerdi "
Kitap 'ın başladığı cümle ile bu yazıyı bitirelim:
Fenerbahçe tarihine ilgisi ve bilgisi onu,zor ve özenli yapılması şart bir işe,tarihi bir futbol romanı yazmaya itmiş...Nisan 2012'de çıkan bu -okunması gereken- romanının adı "Bir Osmanlı Yazı"
Roman ,tarihi gerçeklere sadık kalınarak 1914 yazında İstanbul'da Fenerbahçe Spor Kulübü odaklı yazılmış...
1914 yazında Fenerbahçe, Osmanlı donanmasına katılan Alman Goeben Zırhlısının bahriyeli futbolcularından oluşan takımıyla maç yapıyor...Alman ve Türk futbolcular bir anda dost oluveriyorlar...
O maçtan kısa bir süre sonra Fenerbahçe ,Çarlık Rusya'sının Odesa takımının davetlisi olarak ilk yurt dışı seyahatini yapıyor . Türk ve Rus futbolcular da birbirleriyle dost olurken ,Fenerbahçeli futbolcular Rus arkadaşlarına ,İstanbul'da Goeben ile yaptıkları maçı ve sonrasında kurdukları dostlukları anlatıp Odesa'yı da İstanbul'a davet ediyorlar...Elbette,Osmanlı'nın da kısa bir süre sonra savaşa gireceğini ,Alman Zırhlısı Goeben'in Odesa'yı bombalayacağını o gün sohbet eden futbolcuların bilmesine imkan yok...
Kitabı okurken 1914 yazında, Kalamış ,Papazınçayırı ,Kadıköy Çarşısı,Almanya köyleri, Goeben ve Breslau zırhlısı ,Odesa Limanı ve futbol sahası, Çamlıca tepesi , Alman Sefareti ,Kliseler ve Çanakkale gibi farklı yerlerde geziyorsunuz...
Barut kokusu, aşk ve futbol iç içe...
"Sabahat ne kadar güzeldi acaba ? Küçük Nilüfer Jupp'a aşık mıydı abisi gibi mi seviyordu ?" gibi soruların arasında Zeki Rıza da karşımıza çıkıyor, Elkatipzade Mustafa da ,kaptan Galip de...
Bir Osmanlı Yazı'nın 304.sayfasında şöyle diyor : "Savaş böyleydi işte.Savaşa karar verenler ve savaştan gelir elde edenler asla bu gerçeklerin ayrıntılarını ve tablolarını konuşmazlardı yemek masalarında.Belki yemek sonrası kahveyle birlikte yudumladıkları bir kadeh kaliteli Armagnac'ın teşvikiyle sohbeti renklendirmek için değinirlerdi "
Kitap 'ın başladığı cümle ile bu yazıyı bitirelim:
![]() |
| "BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞI'NDA HAYATINI YİTİRMİŞ HER ULUSTAN FUTBOLCULARIN ANISINA" |
17 Ekim 2012 Çarşamba
Nitelikli Dolandırıcılık "iddiası"
Sayın Ünal Aysal "Borsa bu, kar ile zarar kardeştir... Yargı yolu herkese açık" diye kendi deyimiyle ateşi üflüyor... Sönüp sönmeyeceğini zaman gösterecek...
Konu karışık gibi gözüküyor ama değil!
2014-2030 arası 17 yıllık loca ve kombineleri
gelirleri için Denizbank değerleme yaptı ve bu değer 442.9 milyon TL idi...
Sonra dernek (GS Spor kulübü), bunları şirkete devretti.
Bu bedel üzerinden sonra da sermaye artışına vermesi gereken nakdi, "hani senin bana borcun
vardi ya, oradan düş" dedi..
Asıl itiraz noktaları, bu hakların zaten Sportif AŞ içerisinde olması gerektiğiydi
ve ilaveten ilk sermaye artışından önce açıklanan bu devire olmalıydı...
Şimdi gelelim bir "bilen" yorumuna, Kerem Tibuk ( @keremtibuk ) şöyle diyor:
Locaların kimin olması gerektiği olayı aslında bir skandal. Ama derneğin bu 17 yıllık geliri, değerletip, discount ettirip nakit yerine sermaye arttırımında kullanması çok daha büyük skandal. Üstelik bu hareket her şirkete emsal olur ve sonu acayip biter..
Normalde olması gereken şey ne idi ?
Derneğin elinde bir değer var: 17 yıllık loca geliri.
Sermaye arttırımında kendi payına düşen kısım için bu değeri kullanmak
istiyor. Denizbank'a 17 yıllık toplam değeri hesaplatıyor, belli fix bir faizden
discount edip değeri bugüne indirgiyor. Atıyorum tam hesap değil, 450 milyon TL
lik toplam geliri, % 8'den discount yapıp 250 milyon TL olarak sermaye
arttırımında kullanıyor.
Bunun aslında bu değeri temlik gösterip kredi almaktan farkı olmaması
lazım.
Bu olayın krediden farkı yok zira gelecek geliri discount edip bugüne indirmek
aslında bir nevi 17 yıllık sabit ödemeli ve sabit faizli bir kredi vermenin
simülasyonu. Bu hesap yapılırken, yani gelecek gelir toplamı bugünkü değere
indirgenirken, 17 yıl boyunca sabit ödemeli, yani azalan bakiyeli kredi ve bu
tarz bir krediye yapılan faiz hesabı kullanılıyor. Yani banka, "sana 250 milyon
TL kredi versem, sen bu krediyi sabit taksitlerle 17 senede ödersen toplamda 450
milyon TL ödemiş olursun" diyor bir anlamda. Mortgage kredisi alan veya
niyetlenip bu hesaplara giren herkes biraz anlar bundan...
Peki değerlemeler ve discount oranı doğru olsa bile bu olay kredi alınıp
yapılsaydı, yani GS derneği bu geliri temlik edip yapması gerektiği gibi nakit
kullansaydı ne olur?
Birincisi, GS derneğinin borcu artmış olurdu, ve ödenene kadar yani 17 yıl
boyunca bu borç derneğin defterlerinde dururdu. Şu durumda böyle bir kredi
verilmiş olmasına rağmen kaydı yok zira krediyi aslında küçük yatırımcı
verdi.
İkincisi bu kredinin riski, derneğin (ve de elbette veren bankanın)
üzerinde kalmış olurdu. Localar tahmin edilen geliri getirmese, bu derneğin (ve
tabi ki bankanın) sorunu olur dernek bir şekilde ödemeyi yapmak zorunda olurdu.
Şu anda bu risk tamamıyla A.Ş. üzerinde ve nakit olarak sermaye arttırımına
katılmış küçük yatırımcı da bu riski paylaşıyor, boşu boşuna...
Üçüncüsü, bu olay olması gerektiği gibi kredi kullanarak olsaydı, kıyas
kredinin 17 senelik sabit faizli bir kredi olması gerekirdi. Çünkü şu anda
yapılan 17 senelik gelirin sabit bir faiz ile discount edilmesi. Bu piyasada 17
senelik sabit faizle borçlanabilen hiçbir şirket yok, sadece 2-3 devlet var.
Yani aslında bu "üç kağıda" izin verilmeseydi, GS derneği o loca gelirlerini
kullanarak normal piyasa şartlarında borçlanmak zorunda kalacak bu da şu anda
yapılanın aksine finansman maliyetinin artmasına neden olacaktı.
Şu anda şirkete giren sermaye 500 milyon TL nakit olması gerekirken, bu yöntem
yüzünden discount edilmiş değer olarak 250 milyon TL loca geliri 250 milyon TL
nakit. İlerde faizler artarsa ve olacak olan o artışın bedelini tüm şirketin
yani aslında sermaye arttırımına nakit olarak katılmış küçük yatırımcının üstüne
binecek.
Ne farkı var? Bir avantaj kullanmış diyebilirsiniz ama bu olayın iki
bacağı var.
Birincisi nakit koymak yerine, 17 senelik geliri discount edip devretmek A.Ş.'nin diğer ortaklarına finansman yükü bindiriyor ve bu olay sermaye arttırımında
payların dağılımında hiç kaale bile alınmıyor. Sonuçta şirkete giren nakit
sadece küçük yatırımcının koyduğu nakit. Loca gelirleri, aynen 17 senelik gelir
olarak giriyor şirkete ve bu gelirler ister istemez yine nakit ihtiyacı için
kullanılacak. Şirket devraldığı bu locaları temlik edip kredi kullanacak. Ve
bu kredinin maliyetini zaten sermaye arttırımında üstüne düşeni yapıp nakit ile
katılmış olan küçük yatırımcı da ödeyecek.
İkincisi daha genel bir şey ve emsal olmasıyla teamüle dönmesiyle alakalı.
Bir sürü şirketin varlığa dayalı tonla gelecek geliri var. Ama bu gelirleri
kullanarak finansman bulabilmek o günün şartlarına ve şirketin kredibilitesine bağlı. Diğer taraftan bu GS 'nin yaptığı yöntemde bu şartlar yok. Sanki sonsuz
bir kredi var. Diyelim bir şirketin 10 katlı bir plazası var. Bu şirketin
sermaye arttırımı yapıp piyasadan para çekmesi için mülkü satmadan bu potansiyel
kira gelirini discount ettirmesi yetecek. Yani şirket kredi piyasalarına hiç
girmeden, kredi piyasalarının en iyi şartı ile gelecekte o gelir riskini şirkete
aktarıp, bir de üzerine şirkete küçük yatırımcıdan para çekebilecek. Bu durumun
yaygın uygulanması durumunda ortada gerçek A.Ş. falan kalmaz.
Aslında bu yaşananların nasıl bir skandal olduğunu anlayabilmek için,
sermaye arttırımının yine yapıldığını ve küçük yatırımcının hiç bir şekilde buna
katılmadığını varsaymak yeter.
Ne olurdu öyle bir durumda?
Derneğin payı artardı!
Aslında hemen önceki yüksek fiyattan büyük oranda
hisse satışını düşününce bu da sorunlu ama onu geçelim şimdilik.
Şirkete hiçbir nakit girmiş olmazdı doğal olarak, ve nakit ihtiyacı bu
geliri temlik ettirerek çok daha yüksek maliyetli kredi ile karşılanırdı. Elde
edilebilecek nakit de o discount hesabına dayanmazdı. Krediyi verecek banka da
riski taşımak zorunda olduğundan hem kredi tutarı daha düşük olur hem de faizi
daha yüksek olurdu. Üstelik payı arttığı için bu finansal maliyetin büyük bir
oranı derneğin sırtına binerdi.
Mesela bu olay yine olacak. Yukarıda dediğim gibi bu devrolunan gelir yine
temlik edilip kredi alınacak ama işte bu kredi yükünün bir kısmını her halükarda
sırtlanacak olan küçük yatırımcı bir de 150 milyon TL nakit koymuş oldu.
Tabii Finansal fair play falan da yalan olurdu.
Bu, her yönüyle "dolandırıcılık" tarihine geçecek bir operasyon.
İnanılmaz! John Law, Ponzi, Madoff halt etmiş.
Ve bu kadar gözden uzak
olmasını sebeplerinden biri de bu kadar inanılmaz olması zaten. İnsanların
"hadi canım o kadar da değil" diye düşünmesi.
8 Ekim 2012 Pazartesi
Fenerbahçe'yi bırakanlar hep kaybetmiştir-İslam Çupi
11 Haziran 1985 tarihinde İslam Çupi "Fenerbahçe'yi bırakanlar hep kaybetmiştir" başlıklı yazısını yazarken öfkeli olduğunu satırlara bakarak tahmin edebiliyoruz...Yazı için yorum yapmak yersiz...
Futbolcu isimini çıkararak yazının bir bölümü buraya ekleyelim :
xxx bügün milyonların taptığı bir futbolcu olmuşsa,bu oluşta kişisel becerilerinin çok çok dışında ,sırtında taşıdığı Sarı-Lacivertli formaya borçludur.
Bu borcun verdiği ağırlığı taşımak istemeyen, bu taşıma şerefine özveri ile yaklaşmayan, sözleşme bitimlerinde çekilmesi zamansız ve faydasız restlerle Fenerbahçe limanına demirleyen futbolcular,ilahlık mertebesinin kaçıncı katında olurlarsa olsunlar , o limandan daha büyük ve daha kalıcı değillerdir.Deniz ne kadar öfkeli, dalgalar ne kadar öldürücü olurlasa olsunlar;batanlar hep gemilerdir, transatlantiklerdir...Limanlara bir şey olmaz...
7 Ekim 2012 Pazar
BASIN TOPLANTISI
1933'te Goebbles'in propaganda bakanlığına getirilmesinden beri "basın toplantısı" aydınlanmasından (!) uzak duranlardanım. Bu cümleyi görüp hesap yapmaya çalışan abaküs bağımlılarına müjdem var: 1933'ü görmedim.
Bak ne diyor TDK bilgi için: "İnsan aklının erebileceği olgu, gerçek ve ilkelerin bütünü"
Benim aklım ermiyor olan bitene; yalan yok ersin de istemiyorum! İlkokuldayken kaybolan kalemtıraşı, paylaşılamayan silgiyi öğretmene şikayet ederdik. Olur da öğretmen dinlerse, kendini anlatmak isteyen "ama o da geçen hafta benim defter kabımı yırttı!.." derdi. Koca koca adamların şikayet ettikleri nesneler değişse de ilkokul çocuğu gibi konuştuklarını duymak istemiyorum...
Bilgi dediğin gerçek olmalı. Ve dahasını da eklemiş sözlük işte; ilkelerin bütünü... Kurgusal ve saptırıcı olmamalı. Bugün herkesin ağzında olan ama sorsan çoğunun anlamını bilmediği "spekülatif" olmamalı yani...
O bunu demiş; falanca bunlar yapıldığı için böyle davranmış...
"Pazartesi basın toplantısı yapacağım"la başlayan "söyle Samet"le" devam eden, "başkanım izin verirse ben de yanında olacağım"la enikonu anlamsızlaşan ilkokul serzenişlerinden bize ne birader! Ne derdiniz varsa kendi aranızda halletseydiniz, halletmelisiniz ve halledeceksiniz! Sizin kalemtıraş, silgi veya daha önce yırtılmış defter kabınız bizi ilgilendirmiyor ki...
Laf ola beri gele, klişeden laflar ederken sarfettiğiniz ve anlamlı olan tek şey kişilerin geçici, sadece Fenerbahçe'nin kalıcı olduğu... Nokta! O kadar!
Bizden önce de vardı bu kulüp ve biz yokken de var olacak. İlke bütününe bağlı kaldığınız oranda kalıcısınız. Yoksa Goebbels'in propaganda illüzyonundan öte değilsiniz.
3 gün önce Almanlar'a deplasmanda 4 atıp gelmişiz, bugün Beşiktaş'a 3-0 yeter demişiz... Bırakın keyfini sürelim, sahadaki emekçileri omzumuza alalım.
Ve hakikaten bırakın bu basın toplantısı safsatasını... Gözümüzde, gönlümüzde yücelttiğimiz şekilde yaşayın. Ne kadar abarttığımızı farketmemize izin vermeyin...
Giden için de kalan için de geçerli: "Ben var ya ben"le başlayan rüyalardan sıyrılın, bırakın "siz olmasaydınız, biz n'apardık" diye biz rüya görelim...
Gerçekçi olmaya çalışmamız size zarar: Bir bakarsınız hiçbirinize yer yok!
Bellisan
Bak ne diyor TDK bilgi için: "İnsan aklının erebileceği olgu, gerçek ve ilkelerin bütünü"
Benim aklım ermiyor olan bitene; yalan yok ersin de istemiyorum! İlkokuldayken kaybolan kalemtıraşı, paylaşılamayan silgiyi öğretmene şikayet ederdik. Olur da öğretmen dinlerse, kendini anlatmak isteyen "ama o da geçen hafta benim defter kabımı yırttı!.." derdi. Koca koca adamların şikayet ettikleri nesneler değişse de ilkokul çocuğu gibi konuştuklarını duymak istemiyorum...
Bilgi dediğin gerçek olmalı. Ve dahasını da eklemiş sözlük işte; ilkelerin bütünü... Kurgusal ve saptırıcı olmamalı. Bugün herkesin ağzında olan ama sorsan çoğunun anlamını bilmediği "spekülatif" olmamalı yani...
O bunu demiş; falanca bunlar yapıldığı için böyle davranmış...
"Pazartesi basın toplantısı yapacağım"la başlayan "söyle Samet"le" devam eden, "başkanım izin verirse ben de yanında olacağım"la enikonu anlamsızlaşan ilkokul serzenişlerinden bize ne birader! Ne derdiniz varsa kendi aranızda halletseydiniz, halletmelisiniz ve halledeceksiniz! Sizin kalemtıraş, silgi veya daha önce yırtılmış defter kabınız bizi ilgilendirmiyor ki...
Laf ola beri gele, klişeden laflar ederken sarfettiğiniz ve anlamlı olan tek şey kişilerin geçici, sadece Fenerbahçe'nin kalıcı olduğu... Nokta! O kadar!
Bizden önce de vardı bu kulüp ve biz yokken de var olacak. İlke bütününe bağlı kaldığınız oranda kalıcısınız. Yoksa Goebbels'in propaganda illüzyonundan öte değilsiniz.
3 gün önce Almanlar'a deplasmanda 4 atıp gelmişiz, bugün Beşiktaş'a 3-0 yeter demişiz... Bırakın keyfini sürelim, sahadaki emekçileri omzumuza alalım.
Ve hakikaten bırakın bu basın toplantısı safsatasını... Gözümüzde, gönlümüzde yücelttiğimiz şekilde yaşayın. Ne kadar abarttığımızı farketmemize izin vermeyin...
Giden için de kalan için de geçerli: "Ben var ya ben"le başlayan rüyalardan sıyrılın, bırakın "siz olmasaydınız, biz n'apardık" diye biz rüya görelim...
Gerçekçi olmaya çalışmamız size zarar: Bir bakarsınız hiçbirinize yer yok!
Bellisan
2 Ekim 2012 Salı
20'den 10'a.. Ondan Bana...
O, sadece beş yaşında... "Kızım ağlamadan konuş" diyorum. Onu üzen, anlayamadığı, ürktüğü ne varsa anlatırken alt dudağı bükülüyor. Hayat ve getirdiği sorunlar onun ömrüyle orantılı algısı için çok büyük.
"Ağlamadan anlat bir tanem, seni sonuna kadar dinliyorum; birlikte çözeriz" deyip, sarılıyorum. Çözüyoruz...
Bense 44 yaşındayım. Aynaya baktığım yok, dudağım ne kadar büküldü bilmiyorum. Bunca yaş, "bu da geçer" demeyi öğretmiş. Kumlar birikmiş kaya olmuş ve kopan kaya kocaman boşluk bırakıyor.
Beni buralara bağlayan nedenlerden biri olduğunu bilmiyordun. Dedemin ruhuna selam olsun, "kapat Leman, kapat... havadan oynuyorlar" derdi. TRT'nin kırk yılda bir canlı verdiği Fenerbahçe maçını "havadan" nedenle seyredemediğim için yanardım. Senin sayende bizim takımda da topun havalanmadan oynanabildiğini öğrendim.
Hani piyasada satılan kitaplar var ya insanlara matematiğin yaşamın içinde olduğunu öğreten, sayfalara ihtiyaç duymadan seyirle denklem çözmenin basitliğini öğrettin. Seni yıllar önce tanısaydım, üniversitede termodinamikten geçebilmek için bu kadar zorlanmazdım. Minimum enerjiyle, maksimum faydayı sende görür, kavrardım. Minimum enerji deyince senin hareketsiz olduğuna kanıt bulduğunu sananlara zaten zerre itibar etmedim. Bilenle, bilmeyen bir mi ki?
Seni bir anı olarak düşünmekten korktum hep... Doyamadım, doyulmazdın... Zaman dursun ve hep var ol istedim... ve gün geldi senin bizdeki varlığın için "di"li geçmiş zaman kullanan yazı yazıyorum.. Hiç bu kadar zorlanmamıştım yazarken. Kelimelerin sözlükle sınırlı anlamı var ve seni kelime kullanıp sınırlamak şu an hissettiklerime ihanet sayılacak!
Bir gün gidecektin ama seni bizden bu şekilde koparanlara da bir çift sözüm var... Bugün söylemek yersiz. Küçük akılların, küçücük çözümleri onları da bir gün tutundukları yerden söküp, alacak... Ve o gün söylemek istiyorum içimdekini... Onların alışık olduğu şekilde değil, tam yüzlerine karşı...
"Ağlamadan anlat bir tanem, seni sonuna kadar dinliyorum; birlikte çözeriz" deyip, sarılıyorum. Çözüyoruz...
Bense 44 yaşındayım. Aynaya baktığım yok, dudağım ne kadar büküldü bilmiyorum. Bunca yaş, "bu da geçer" demeyi öğretmiş. Kumlar birikmiş kaya olmuş ve kopan kaya kocaman boşluk bırakıyor.
Beni buralara bağlayan nedenlerden biri olduğunu bilmiyordun. Dedemin ruhuna selam olsun, "kapat Leman, kapat... havadan oynuyorlar" derdi. TRT'nin kırk yılda bir canlı verdiği Fenerbahçe maçını "havadan" nedenle seyredemediğim için yanardım. Senin sayende bizim takımda da topun havalanmadan oynanabildiğini öğrendim.
Hani piyasada satılan kitaplar var ya insanlara matematiğin yaşamın içinde olduğunu öğreten, sayfalara ihtiyaç duymadan seyirle denklem çözmenin basitliğini öğrettin. Seni yıllar önce tanısaydım, üniversitede termodinamikten geçebilmek için bu kadar zorlanmazdım. Minimum enerjiyle, maksimum faydayı sende görür, kavrardım. Minimum enerji deyince senin hareketsiz olduğuna kanıt bulduğunu sananlara zaten zerre itibar etmedim. Bilenle, bilmeyen bir mi ki?
Seni bir anı olarak düşünmekten korktum hep... Doyamadım, doyulmazdın... Zaman dursun ve hep var ol istedim... ve gün geldi senin bizdeki varlığın için "di"li geçmiş zaman kullanan yazı yazıyorum.. Hiç bu kadar zorlanmamıştım yazarken. Kelimelerin sözlükle sınırlı anlamı var ve seni kelime kullanıp sınırlamak şu an hissettiklerime ihanet sayılacak!
Bir gün gidecektin ama seni bizden bu şekilde koparanlara da bir çift sözüm var... Bugün söylemek yersiz. Küçük akılların, küçücük çözümleri onları da bir gün tutundukları yerden söküp, alacak... Ve o gün söylemek istiyorum içimdekini... Onların alışık olduğu şekilde değil, tam yüzlerine karşı...
1 Ekim 2012 Pazartesi
"Çim, kum, rüzgar kokan sevda"
Şubat 2003
"Lorant gitmeden bu iş çözülmez" sözüne camiadan karşı çıkanlar "hainler,iş bilmezler ve romantikler".
Lorant gitmiş Oğuz Çetin gelmiş ( Fenerbahçe'nin ,son sezon için teknik adam değişikliğidir) .Bizi tanıyan biri ... Lorant'a köşelerinde "bu takım kros yapmıyor,kondisyonu yok" göndermelerine cevaben Oğuz Hoca ilk iş takımı ormana krosa götürmüş...Ortega "sorunu" ,geometrik olarak büyüyor...
Fenerbahçe erteme maçında Kadıköy'de Beşiktaş'a 1-0 yenilmiş.
Şampiyonluk ümitleri daha da azalmış...
Ebru Köksaldı'nın 6 Şubat tarihli yazısı aşağıda:
Çim, kum, rüzgar kokan sevda
Vücudunu rüzgarın şekline sokup ortadan kayarak, topu hükmedercesine bakışlarıyla önüne çeken Kempes’in, inik çoraplı, yumuşak bilekleriyle dansederek tüm konfetileri süpürdüğü anı her seyredişimde, o tribünlerdeki beyazın ve mavinin içinde uçan tutkunlardan biri olduğumu hissettim hep.
Futbollarının saflığını ifade etmek istercesine, uzun saçlarıyla kendilerini saha içinde özgür bırakan, yandan çizgili siyah şortlu ustaları izlemek, güzel futbolun ölmediğini görüp dejenere futbol dünyasında bir huzur vesilesi oluyor. Tıpkı futbol aşkının köklerini sımsıkı içime saplayan Brezilya gibi.
Bu ekolun üstatlarından birinin, ona sahip olamayanların kıskançlığı, onun kendilerini aşmasından korkanların hazımsızlığı ile kaçırılışına şahit olmak bu yüzden müthiş bir hüzün veriyor insana. Onun hatalarını çok iyi bilmeme rağmen.
Ortega diyor ki "Mutluyum." Ama muhabirler ona "Mutsuzum" dedirtmek için ısrarla soruyor, soruyor, soruyor... Zira ona kulak veren yok. Televizyonda yarım saat konuşuyor ve diyor ki "Kimseyle problemim yok. Ülkemi çok özlüyorum ve dil sorunu yüzünden iletişim kuramıyorum. Ukala, saldırgan, kendini üstün gören biri değilim. Kişiliğime uymaz. Dil meselesi yüzünden belki de insanlar öyle olduğumu düşünüyor olabilir. Anlayış bekliyorum."
Ama karşısında futbolu sevmeyip, futbolu yorumlayanların zehirleriyle futboldan soğutulan bir kitle var. Ortega’nın transfer dedikodularının başladığı dönemden itibaren sergilenen manşet oyunları, iyi olan şeylere karşı hortlayan nefretin delilidir. Transfer olabileceğine inanılmadığında büyük yıldız ifadelerinin iş kesinleşince alkoliğe dönüştüğü, anti - Lorant kampanyaları için Ortega’sız 11 olmaz provakasyonlarının Lorant’ın işi bitince 11’de olmasının suç ilan edildiği bir düzmece.
Kötünün verdiği tatminle keyiflenen canavar gibi Türkiye’deki futbol ortamı. Ortega, putlaştırmayı çok seven spor camiasınca tapınaklarının başköşesine oturtulsun diye bir beklenti yok. Kendisinin de umurunda değil. Çünkü o da River Plate’in Kırmızı - Beyazı’nı yüreğine dolamış, Arjantin’i hayatının rengi yapmış, tribünlerle mutlu olan, tüm yalnızlığını sahada unutan gerçek bir taraftar.
Bunu anlamak için gol attığında, attırdığında yüzünü kaplayan çocuksu sevinci defalarca izleyin. Futbolu seven bizlere onu izlemeye doymak, ona da hatalarını onarmak için gereken tek şey huzur ve zaman. Çünkü futbola aşık olan bir ülkeden, futbolu çamura bulamak için çaba sarfeden bir hapishaneye geldi.
| Ümit Özat'ın ortasına kafayla "o" maçta attığı gol sonrası |
29 Eylül 2012 Cumartesi
FENERBAHÇE'NİN MÜNAZARASI OLMASA OLMAZ MI?
Hala var mı bilmiyorum, benim zamanımda mecbur tutulurduk... Verilen kouyla ilgili 5 dakika derdini anlatır sonra karşı fikri dinlerdin. Ardından başlardın tartışmaya, kendi fikrini savunur karşındakini de çürütürdün. Görev buydu... Sürenin sonunda kimin haklı olduğuna sınıf parmak kaldırır, sahte demokrasiyle oy verirdi ama karar hocanındı... Savunduğun fikre inanıp, inanmaman sual edilmezdi; önemli olan ne kadar inandırıcı ve karşı tarafın fikrini ne oranda çürütebildiğindi... Yanlış bilmiyorsam, münazara ta Antik Yunan'dan kalma bir ekol. Zamanıyla ilgili yanlışım varsa da antika bir ders olması gerektiğinde fikrim sabit.
Münazara etme alışkanlığı insanın genetik yapısında olsa gerek... Yoksa hala üniversitelerde münazara grupları bulunmaz, bu anlamsız tartışma metodu için şampiyonalar düzenleniyor olmazdı.
Seviyoruz münazara yapmayı. Versinler elimize bir konu, sabahtan akşama kadar haklı çıkmak için tartışıp duralım. Yazılar yazalım, kanıtlar sunalım, karşı taraf diye gördüğümüzün ne kadar fikri varsa çürütüp, posasını çıkaralım.
Dinleyici olmak gibi bir görevim yok ama münazara tarafı olmadığım kesin. Bu kesinlikten yola çıkıp, yorumcu olayım dedim.
Bu kulübün başkanı, yöneticileri tozu dumana katan bir operasyonla "şikeci" diye içeri alınmış. Şampiyonluk kutlamalarının tadı tam damaktayken, birileri çıkıp "hop, sizin şampiyonluğunuz alınacak" diye buyurmuş. Tam silkelenip, "bir dakika arkadaş" derken Avrupalı biraderler "sizi kupa turnuvamıza almayız" demiş. Eldeki, avuçtaki kalbur üstü futbolcular tozu dumanı görüp ya gitmiş, ya da gri bulutların etkisiyle gönderilmiş. Kimseden ses seda çıkmaz, herkes başı kesik tavuk gibi dolanırken takımının hocası yanına kaptanlarını da alarak "biz buradayız ve sonuna kadar da burada olacağız" demiş. Öyle bir sezon geçirmişsin ki, bugün sokakta ara sıra gördüğün, marifetmiş gibi giyip, dolanılan penye tişörtlerdeki "feda"nın daniskasını yaşamışsın... Ve sana dokunanı yakabileceğini kanıtlamışsın.....
Ya da bize öyle gelmiş... Senin kulübüne resmen yeni bir şekil vermeye çalışan devasa operasyona aklıselimle cevap verirken, kaptanının kıçı kırık bir mesajıyla başlayan kaosa teslim olmuşsun. Bu ne yaman çelişki?
"Tez kellesi vurula!.."
Mutlak bir otorite olmadığı için son sözü söyleyebilenin kimliği belirsiz ama birinin kellesi gitmeli. Böyle bir DNA kodlaması var sanki... Kılıcın ucundaki kelle için de münazara yapılıyor. Aykut Kocamancılar ve Alexçiler iki grup olmuş, verilen sürede fikirlerini anlatmış. Şimdi sıra karşı tarafı çürütmeye gelmiş...
Nasıl bir illetse bu çürütme ihtiyacı, durup düşünmeden, ayağı gazdan kesmeden karşı taraf olduğuna inandığına yüklenmek zorunda hissettiriyor kendini. Oysa bir an durup, olan bitene şu saçma dairenin dışından bakabilse rahatlayacak.
Takım çok kötü oynuyor. Hatta öyle ki, her maç daha kötüye gidiyor. Bunda teknik adamın dahli çok büyük.
Sadece futbolculuğu için değil yanına koyduğu kişiliğiyle heykeli dikilen adam, hala sosyal medyaya mesaj veriyor. Derdini anlatmanın tek yolu buymuş gibi...
Aslında ne biri, ne diğeri... çünkü hem biri hem de diğeri...
Bize, yani taraftara bakıyorsun; yağmurlu havadan Aykut Kocaman'ı sorumlu tutanından, Recep Niyazi'yi motive etmediği için Alex'e giydirenine kadar rastlıyorsun. Öyle bir münazara ortamı var ki, gören Aykut Kocaman ve Alex'ten önce Fenerbahçeli'nin varolmadığını düşünür. Dahası onlar yoksa Fenerbahçe de yok olur sanki...
Münazara berbat bir alışkanlıktır. İnsana inanmadığını savundurur, taraf olduğu konuda bağnaz yapar. Ve en önemlisi gerçek olandan koparır.
Oturup tartıştığımızın Fenerbahçe olduğunu hatırlarsak 3 Temmuz'un aklıselim olgunluğu gelecek. Sonuçta zarar gören Fenerbahçe ve Fenerbahçe'nin münazara edilemeyeceğini bir hatırlasak...
Nazım Hikmet'ten alıntıyla son bulsun bu yazı.
.......
Dünyanın en tuhaf mahlukusun yani,
hani şu derya içre olup
deryayı bilmiyen balıktan da tuhaf.
Ve bu dünyada, bu zulüm
senin sayende.
Ve açsak, yorgunsak, alkan içindeysek eğer
ve hâlâ şarabımızı vermek için üzüm gibi eziliyorsak
kabahat senin,
— demeğe de dilim varmıyor ama —
kabahatın çoğu senin, canım kardeşim!
A.Bellisan
Münazara etme alışkanlığı insanın genetik yapısında olsa gerek... Yoksa hala üniversitelerde münazara grupları bulunmaz, bu anlamsız tartışma metodu için şampiyonalar düzenleniyor olmazdı.
Seviyoruz münazara yapmayı. Versinler elimize bir konu, sabahtan akşama kadar haklı çıkmak için tartışıp duralım. Yazılar yazalım, kanıtlar sunalım, karşı taraf diye gördüğümüzün ne kadar fikri varsa çürütüp, posasını çıkaralım.
Dinleyici olmak gibi bir görevim yok ama münazara tarafı olmadığım kesin. Bu kesinlikten yola çıkıp, yorumcu olayım dedim.
Bu kulübün başkanı, yöneticileri tozu dumana katan bir operasyonla "şikeci" diye içeri alınmış. Şampiyonluk kutlamalarının tadı tam damaktayken, birileri çıkıp "hop, sizin şampiyonluğunuz alınacak" diye buyurmuş. Tam silkelenip, "bir dakika arkadaş" derken Avrupalı biraderler "sizi kupa turnuvamıza almayız" demiş. Eldeki, avuçtaki kalbur üstü futbolcular tozu dumanı görüp ya gitmiş, ya da gri bulutların etkisiyle gönderilmiş. Kimseden ses seda çıkmaz, herkes başı kesik tavuk gibi dolanırken takımının hocası yanına kaptanlarını da alarak "biz buradayız ve sonuna kadar da burada olacağız" demiş. Öyle bir sezon geçirmişsin ki, bugün sokakta ara sıra gördüğün, marifetmiş gibi giyip, dolanılan penye tişörtlerdeki "feda"nın daniskasını yaşamışsın... Ve sana dokunanı yakabileceğini kanıtlamışsın.....
Ya da bize öyle gelmiş... Senin kulübüne resmen yeni bir şekil vermeye çalışan devasa operasyona aklıselimle cevap verirken, kaptanının kıçı kırık bir mesajıyla başlayan kaosa teslim olmuşsun. Bu ne yaman çelişki?
"Tez kellesi vurula!.."
Mutlak bir otorite olmadığı için son sözü söyleyebilenin kimliği belirsiz ama birinin kellesi gitmeli. Böyle bir DNA kodlaması var sanki... Kılıcın ucundaki kelle için de münazara yapılıyor. Aykut Kocamancılar ve Alexçiler iki grup olmuş, verilen sürede fikirlerini anlatmış. Şimdi sıra karşı tarafı çürütmeye gelmiş...
Nasıl bir illetse bu çürütme ihtiyacı, durup düşünmeden, ayağı gazdan kesmeden karşı taraf olduğuna inandığına yüklenmek zorunda hissettiriyor kendini. Oysa bir an durup, olan bitene şu saçma dairenin dışından bakabilse rahatlayacak.
Takım çok kötü oynuyor. Hatta öyle ki, her maç daha kötüye gidiyor. Bunda teknik adamın dahli çok büyük.
Sadece futbolculuğu için değil yanına koyduğu kişiliğiyle heykeli dikilen adam, hala sosyal medyaya mesaj veriyor. Derdini anlatmanın tek yolu buymuş gibi...
Aslında ne biri, ne diğeri... çünkü hem biri hem de diğeri...
Bize, yani taraftara bakıyorsun; yağmurlu havadan Aykut Kocaman'ı sorumlu tutanından, Recep Niyazi'yi motive etmediği için Alex'e giydirenine kadar rastlıyorsun. Öyle bir münazara ortamı var ki, gören Aykut Kocaman ve Alex'ten önce Fenerbahçeli'nin varolmadığını düşünür. Dahası onlar yoksa Fenerbahçe de yok olur sanki...
Münazara berbat bir alışkanlıktır. İnsana inanmadığını savundurur, taraf olduğu konuda bağnaz yapar. Ve en önemlisi gerçek olandan koparır.
Oturup tartıştığımızın Fenerbahçe olduğunu hatırlarsak 3 Temmuz'un aklıselim olgunluğu gelecek. Sonuçta zarar gören Fenerbahçe ve Fenerbahçe'nin münazara edilemeyeceğini bir hatırlasak...
Nazım Hikmet'ten alıntıyla son bulsun bu yazı.
.......
Dünyanın en tuhaf mahlukusun yani,
hani şu derya içre olup
deryayı bilmiyen balıktan da tuhaf.
Ve bu dünyada, bu zulüm
senin sayende.
Ve açsak, yorgunsak, alkan içindeysek eğer
ve hâlâ şarabımızı vermek için üzüm gibi eziliyorsak
kabahat senin,
— demeğe de dilim varmıyor ama —
kabahatın çoğu senin, canım kardeşim!
A.Bellisan
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)









